Psikolojik dirençle din arasındaki ilişki nasıldır?
Psikolojik direnç, insanın zor koşullar karşısında ayakta kalabilme ve toparlanabilme gücüyle ilgilidir. Bu noktada din, bireye anlam, umut ve sosyal destek sağlayarak psikolojik direncin önemli bir kaynağı olabilir. Çünkü din, bize hem umut hem de anlam verir, ilişkilerimizi güçlendirir, bizi iyilik yapmaya yönlendirir. Pozitif psikolojinin önemli modellerinden biri olan PERMA çerçevesiyle bu ilişki daha net anlaşılabilir.
PERMA, Martin Seligman tarafından geliştirilen bir iyi oluş modelidir ve beş temel unsuru içerir:
• P (Positive Emotions / Pozitif Duygular): Umut, şükran ve huzur gibi duygular, kişinin inanç sistemiyle beslenebilir.
• E (Engagement / Katılım): İnsanın ustalaştığı, akışta hissettiği bir işle meşgul olması. İbadet ya da manevi pratikler de bu akış deneyimini güçlendirebilir.
• R (Relationships / İlişkiler): Sağlam sosyal bağlar, dini topluluklarla daha da güçlenebilir.
• M (Meaning / Anlam): Din, hayata anlam ve amaç katmada en güçlü kaynaklardan biridir.
• A (Achievement / Başarı): İnanç, bireyin hedeflerine ulaşırken motivasyon ve kararlılık sağlayabilir.
Kısacası, din hem anlam boyutunu besleyerek hem de umut, ilişki ve dayanıklılığı artırarak psikolojik direnci güçlendiren önemli bir faktördür.
Peki, psikolojik dirençle din arasında nasıl bir ilişki var? Dindarlık bize ne söyler? Dindarlık bize “iyi ol, iyilik yap” der. Neden iyilik yapmak önemli?
Psikolojik dirençle din arasında nasıl bir ilişki var?
Psikolojik direnç, bireyin zorluklar karşısında ayakta kalma ve yeniden toparlanabilme kapasitesidir. Din ise bu direnci besleyen en önemli kaynaklardan biridir.
Dindarlık bize ne söyler?
Dindarlık bize “iyi ol, iyilik yap” der. Bu öğüt sadece dini bir tavsiye değil, aynı zamanda bilimsel olarak da doğrulanan bir gerçektir. İyilik yapan insanların oksitosin hormonu salgılaması kolaylaşır, bu da onların daha mutlu ve dirençli olmalarını sağlar. Yani iyilik yapmak hem kendimizi hem de çevremizi iyileştirir.
Kur’an-ı Kerim’de, “(Seçkin) kullarım arasına katıl ve cennetime gir!” (Fecr, 89/29) buyrulur. Bu ayet bize “tek başına kurtuluş yoktur” mesajını verir. Biz iyilik yaparak yalnızca kendi ruhumuzu onarmayız; aynı zamanda başkalarının da iyileşmesine vesile oluruz.
Neden iyilik yapmak önemli?
Hadis-i Şerif’te şöyle buyrulur: “Cömert kişi Allah’a yakın, cennete yakın, insanlara yakın, cehenneme uzaktır. Cimri ise Allah’a uzak, cennete uzak, insanlara uzak, cehenneme yakındır.” Cömert insan neden insanlara yakındır? Çünkü önce kendisi iyilik yapar, ardından iyilik yaptığı için iyi hisseder. Bu iyi his onu daha fazla iyilik yapmaya yöneltir. Üstelik iyilik, sadece yapanı değil, göreni de etkiler. Bir başkasının yaptığı iyiliğe şahit olmak bile oksitosin salgılatır, yani insanı biyolojik düzeyde iyileştirir.
Dinî öğretilerle, çalışmalarınız arasında bir bağ kurabildiniz mi?
Geçtiğimiz günlerde bana benzer bir soru soruldu. “Çalışmalarınızda sizi en çok heyecanlandıran sonuç nedir?” dendi. Ben de dini değerlerimizle bilimsel bulguların örtüştüğünü görmekten çok etkilendiğimi söyledim. Mesela “Gülümsemek sadakadır” hadisi, bilimsel olarak da desteklenmiştir. Boylamsal bir çalışmada, lise fotoğraflarında gülümseyen bireylerin sonraki yıllarında daha mutlu evlilikler yaptığı, daha çok kazandığı, daha iyi sosyal ilişkiler kurduğu ve en az dört yıl daha uzun yaşadığı ortaya konmuştur. Yani gerçekten “sadaka ömrü uzatır.”
Kur’an’da, “Ey iman edenler, Allah’tan korkun ve doğrularla beraber olunuz.” buyrulur. Bu ayet, iyi insanlarla birliktelik kurmanın ne kadar önemli olduğunu hatırlatır ama birlikteliğin de şartı vardır: iyilerle birliktelik. Çünkü insanı en hızlı iyileştiren şey, bize iyi gelen kişilerle kurduğumuz anlamlı ilişkilerdir. İnsanların terapilere gitmesinin temel sebeplerinden biri de yalnızlıktır. Dinlenmek, empatiyle anlaşılmak, insan ruhunu derinden iyileştirir.
PERMA Modeli ile Bağlantılar
Pozitif psikolojinin PERMA modeline tekrar dönecek olursak:
• P – Positive Emotions (Pozitif Duygular): Tevekkül, pozitif duyguların temelidir. Elimizden geleni yaptıktan sonra sonucu Allah’a bırakabilmek kişiye huzur verir. Bu, “zehirli bir iyimserlik” değil; aksine gerçekçi ve direnç kazandırıcı bir yaklaşımdır. Pozitif duygular hem sağlığı hem de ilişkileri iyileştirir.
• E – Engagement (Katılım/Ustalık): Bir işe kendini vermek, akışta hissetmek insanı mutlu eder. Hz. Peygamber (s.a.v.) “Allah, yaptığınız işi sağlam yapmanızı sever” buyurmuştur. İşi ustalıkla ve özenle yapmak, insanın psikolojik direncini artırır.
• R – Relationships (İlişkiler): İyi ilişkiler, en güçlü iyileştirici unsurlardan biridir. Aktif dinleme, empati, destekleyici ilişkiler insanı iyileştirir. Hz. Peygamber’in (s.a.v.) insanlarla kurduğu iletişim buna en güzel örnektir; herkes O’nunla konuştuğunda kendisini dünyanın en değerli insanı gibi hissederdi.
• M – Meaning (Mana): Viktor Frankl’ın logoterapide vurguladığı gibi, “Yaşamak için bir nedeni olan, her türlü zorluğa katlanabilir.” Toplama kamplarında bile insanların hayata tutunmalarını sağlayan şey, sevdiklerine kavuşma umuduydu. Bizim içinse iman, cennet hayali ve Allah’a dost olma arzusu en güçlü anlam kaynağıdır.
• A – Achievement (Başarı): Başarı, insanı motive eden bir unsurdur. Ama başarı tek başına yeterli değildir; pozitif duygular, ilişkiler ve anlamla birleştiğinde gerçek bir tatmin ve direnç kaynağı haline gelir.
Kısaca din, psikolojik direncin her boyutuna katkıda bulunur:
• Umut ve pozitif duygulara temel sağlar,
• İnsanları iyilik yapmaya yönlendirir,
• Anlamlı sosyal ilişkiler kurmayı teşvik eder,
• Hayata mana katar ve başarıyı besler.
Ayrıca dini değerler ve erdemler bize yalnızca kurtuluşu değil, başkalarının da iyileşmesine vesile olmayı öğütler. Bu hem maneviyat hem de psikoloji açısından en güçlü direnç kaynağıdır.
Önceki yıllarda, toplumsal kabullere göre “uç” kabul edilen bazı şeyler zamanla toplumsal değişimle tabana yayıldı. Şimdiki neslin iletişim diline dair neler söylenebilir?
Pergel Metaforu: Değerlerde Sabit Kalmak
Ben bu noktada “pergel metaforu”nu çok önemsiyorum. Bir pergelin sabit ucu vardır; değerlerimiz ve prensiplerimiz de o sabit uca benzer. Öncelikle birey, kendi değerlerini iyi tanımalı, onları ilke haline getirmeli ve o sabite üzerinde kalabilmeyi öğrenmelidir. Ancak bu sağlam temelden sonra farklı insanlarla görüşmek, farklı fikirlerle tanışmak bireyi zenginleştirir. Eğer kişinin değerleri güçlü değilse, iletişimde karşılaştığı farklılıklardan zarar görmesi kaçınılmaz olur.
Popüler Kültürün Etkisi: “Dubai Çikolatası” Örneği
Popüler kültür ürünlerinin toplumda hızlıca yayılmasının nedeni, çoğunluğun onlara yoğun ilgi göstermesidir. Tıpkı herkes Dubai çikolatası yediği için bizim de Dubai çikolatası yemeye başlamamız gibi… Dolayısıyla bizim de değerlerimizi, kasvetli bir söylemle değil; herkesin kolayca benimseyebileceği, “Dubai çikolatası tadında” bir sunumla aktarmamız gerekir. Böylece değerler hem sahiplenilir hem de toplumsal hafızada yer bulur.
Nesiller Arası İletişim Farkı
Gerçekten de yeni nesille aramızda ciddi bir dil farkı var. Ben kendimi çok yaşlı görmesem de kızım bana, “Baba çok cringe’sin.” diyebiliyor. Bu onların gözünden “fazla geleneksel” olmak demek. Öğrencilerime espri yaptığımda bile onların beni yadırgayabileceğini düşünüyorum. Demek ki sürekli gençlerle iç içe olsak da onların kültürel dilini yakalamakta zorlanabiliyoruz. Ama yine de ortak bir dil geliştirmeye çalışmak lazım ki birbirimize faydalı olabilelim ve öğrendiklerimizi karşılıklı aktarabilelim.
Ortak Aktiviteler ve Değer Hafızası
İşte bu yüzden çocuklarımızla ve gençlerimizle sadece konuşmak değil, ortak aktiviteler yapmak gerekiyor. Böylece bir “değer hafızası” ya da “değer havuzu” oluşturabiliriz. Gençler, bu değerleri sadece kuru kurallar olarak değil, mutlulukla bağdaştırdıkları deneyimler olarak öğrenmelidir. Tıpkı “Dubai çikolatası” yer gibi, o değerleri içselleştirdiklerinde mutluluk hormonları salgılamalılar. Bir genç, “Annemle babamla şu etkinliği yaptığımda çok mutlu oldum, aramızda güçlü bir bağ oluştu; bir sorun yaşadığımda gidip onlarla konuşabiliyorum.” diyebilmelidir. Bizim asıl bakmamız gereken nokta budur: Popüler kültürün cazibesine benzer bir şekilde, kendi değerlerimizi nasıl daha çekici ve içselleştirilebilir hale getirebiliriz?
Bu konuda rol modelleri oluşturmanın, başlatıcı ya da sürdürücü bir etkisi olabilir mi? Yani bir şuur açabilir mi?
Kesinlikle olabilir. Ben Türkiye’de yeni neslin, yani çocuklarımızın savrulmasındaki en büyük nedenin güçlü rol modellerinin olmayışıyla yakından ilgili olduğunu düşünüyorum. Çünkü insan, seveceği bir birey arar. Sonrasında da o sevdiği kişiyle ilişkili olan her şeyi sevmeye başlar. Eğer karşısına değerli bir rol model çıkmazsa, yine birilerini sevmeye devam eder; fakat bu defa sevdikleri kişi dindarlıktan, hayırhahlıktan uzaksa, maalesef dindarlıktan uzak şeyleri de benimsemeye başlarlar.
Bugün çocuklarımızın ve gençlerimizin en çok sorguladıkları şey şu: “Dindar olmuş da ne olmuş?” Çünkü görüyorlar ki, dindar olduğunu söyleyen bazı insanlar hırsızlık yapıyor, yolsuzluk yapıyor, kötülük ya da ırkçılık yapıyor. Gençlerin algıları bize göre çok daha açık ve daha sorgulayıcı. Bu yüzden sözden çok davranışın, soyut ilkelerden çok somut örneklerin etkisi var.
Benim kendi hayatımdan bir örnek vereyim: İlahiyat Fakültesi’nde dört yıl okudum ama hafızamda sadece bir hocamız kaldı. Çünkü o hoca bir gün gelip Allah sevgisinden bahsetmişti. O dersi hiç unutmadım ve “Maşallah, ne kadar güzel!” diye hayranlıkla dinlemiştim. Yine hayatımı şekillendiren iki alanı yani İngilizce ve psikolojiyi doğrudan rol modellerimin etkisiyle sevdim. İngilizce öğretmenim sayesinde İngilizceyi, psikoloji öğretmenim sayesinde psikolojiyi hala tutkuyla seviyorum. Özellikle Psikoloji alanında yaptığım çalışmalar bana hala büyük bir heyecan ve umut veriyor.
Dolayısıyla gençlerimize rol model olabilmek çok kritik. Onlara öğüt vermek ya da soyut ilkeler aktarmaktan çok daha etkili olan şey, sevgi uyandıran, güven telkin eden, samimi ve tutarlı rol modellerin varlığıdır. Çünkü gençler gördüklerine inanırlar; söze değil, davranışa bakarlar.
