Din ve Hayat Arasına Duvar Öremeyiz / Saadettin Acar

Yol ve yolcu her zaman çok anlamlı bir metafor olarak değerlendirilmiştir. Bu metafor hayatın anlamına dair bize neler söyler?
Yolculuk halindeyiz, bir seyir halindeyiz. Yolculuk, aslında bir başlangıcı ifade eder, bir maksuda yönelik olur ve bir bitişi olur. Dolayısıyla yolculuk iradi bir eylemdir.
Kuşlar uçar, yolculuk yapmaz; rüzgâr eser, yolculuk değildir. Su akar, yolculuk değildir. Güneş ve ay kendi yörüngelerinde akıp dururlar. Bunlar yolculuk değildir. Çünkü iradi eylemler değildir. Kendileri için belirlenen bir yörüngededirler, o yörüngenin dışına çıkma ihtimalleri bile yoktur.
Ancak insan kendisine bir güzergâh tayin eder, bir hedef belirler ve bir yerden başlar, bir süreçten geçip bir yere doğru gider. Dolayısıyla sadece insanın yaptığı eyleme biz yolculuk diyebiliyoruz. İrade sahibi olmayan cansız varlıkların, hayvanatın, varlığın bir yolculuğundan söz edemeyiz. Yolculuk haddizatında iradi bir eylemdir.
İnsana bir yolculuk belirleme, bir güzergâh tayin etme hakkı verilmiştir. İnsan bu hakla, yolculuk güzergâhını belirliyor, bir maksuda doğru gidiyor ve bunu kendi cüzi iradesiyle yapıyor. İnsanın yoldan çıkması, tökezlemesi, düşmesi mümkündür. İnsan yolunu şaşırır, sonra yolunu bulur. Bunlar insan dışındaki herhangi bir varlık için söz konusu değildir.
Dolayısıyla yolcu ayık olmak zorundadır. Yolcu, buralarda kalıcı olmadığını, bir yere doğru gittiğini bilmeli; sağında solunda kendisini çağıran, yolundan alıkoymaya çalışan bu albenili, çekici şeylere kanmamalıdır. Dinleneceği yerler olacaktır elbette, yer yer nefes alacaktır, yer yer mola verecektir ama asla bütün bu yolculuk boyunca karşısına çıkan hiçbir şeyin ebedi olmadığını ve asıl maksudunun, varmak istediği yerin ötelerde bir yerde olduğunu bilmek zorundadır.
Feyz Dergisi’nin sahibi ve başyazarı Şenel İlhan Beyefendi, “İslâm Hobi Değildir” başlıklı yazısında Müslümanların dünya genelinde yaşadığı sıkıntıların temel sebebi olarak İslâm’ı hobi gibi görüp yaşamalarından kaynaklandığını söyler. Bu inanç zayıflığı Müslümanları zaman içerisinde gayesiz, korkak, tembel ve pısırık bir hale getirmiş; kâfirlerin gözündeki heybetini, kudretini almış, önemsizleştirmiş, değersizleştirmiştir. Aksine Müslümanların gözünde ise kâfirleri yüceltmiş, büyütmüş, erişilmez kılmıştır. Bakın tüm İslâm âleminin yaşadıklarına, ehl-i küfrün oyuncağı durumundalar. Ehl-i küfrün önde gelen ülkeleri İslâm âlemi üzerinde her türlü oyunu oynamakta, mezhep çatışmalarıyla, ideolojik ve etnik ayrıştırmalarla Müslümanları birbirine kırdırmaktadırlar demektedir. Siz bu konu hakkında neler söylemek istersiniz?
Sözüme muhterem büyüğümüze hürmet ederek başlayayım. Tabii bunlar önemli meseleler, büyük meseleler. Bu konuların bir kısmı burada ele alınamayacak kadar geniş, bir boyutu ise benim boyumu aşacak kadar derin. Dolayısıyla âcizane bu noktadaki düşüncelerimizi de ifade edeyim.
İslâm’ı bir hobi olarak görmek, tabii ki büyük bir felaketin ifadesi aslında. İman ederiz. Ama hiçbir zaman Allahu Teâlâ Kur’an-ı Kerim’de, Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm Sünnet-i Seniyyesinde ve büyük geleneğimizde bize bu imanın sadece “iman ettik” demenin, o teorik kısmıyla yetinmenin doğru olmayacağını bize söyler.
Kur’an-ı Kerim’de bize, imandan hemen sonra amel-i salihten söz eder; mesela Asr Sûresi’ni hatırlayın. Asr Sûresi’nde “İnsanlar hüsrandadır” buyurulur. Eğer iman tek başına yetseydi ayet burada biterdi. Ancak devamında “salih amel” de isteniyor: imanı pratiğe döken, eyleme dönüştüren amel.
Din iman olarak başlar ve sonrasında din bizden o imanın bir pratiğe, bir fiiliyata, bir eyleme dönüştürülmesini ister. Salih amel tam olarak budur. İmanın bir amele dönüşmesi, yani imanın bir çıktıya dönüşmesidir.
Kur’an-ı Kerim’de “Ey iman edenler...” diye başlayan ayetler var. İman yetseydi iman etmiş olan insanların o hitaplara muhatap olmaması lazımdı. “Ey iman edenler, zina yapmayın.” Bunu kâfire söylemiyor. “Yalan söylemeyin” “Birbirinizin gıybetini yapmayın.” “Birbirinizi öldürmeyin.” “Birbirinize haset etmeyin” vesaire.
Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’ın çok çarpıcı bir ifadesidir. Kendisinden tavsiye isteyen, nasihat isteyen birisine buyurduğudur; “Ne yapayım?” diyor, Efendimiz de (s.a.v.): “Önce iman ettim de, sonra da dosdoğru ol” buyurdu.
Bizler, biraz da ibadet tanımını daralttık. İbadetleri belirli zamanların ve belirli mekânların meselesi olarak gördük. Belirli zamanlarda icra edilen, belirli mekânlara hasredilmiş, o zamanlar ve o mekânların dışına çıkıldığında ibadetin, kulluğun, mesuliyetin, mükellefiyetin bittiği, orada nihayete erdiği; bir tür yarı zamanlı Müslümanlık... Sanki Allah’ın hiçbir dahlinin olmadığı zamanlar ve mekânlar varmış gibi.
Bu sadece seccade başında, sadece camide, sadece mübarek gün ve gecelerde, Ramazan ayında, sadece Kâbe-i Muazzama’da, icra edilebilen belirli formları ve ritüelleri olan; o bittikten sonra da din adına bütün mükellefiyetin sona erdiğini düşünen yanlış, daraltılmış bir ibadet tanımı… Bütün ibadetler Allah için yapılır, bu tartışmasız bir şeydir. İbadetlerin bir formu vardır, biz yeni bir ibadet formu dayatamayız.
Yani ‘Ya Rabbi, Sen şöyle namaz kıl demişsin de ama ben şöyle kılarak seni daha fazla yücelteceğimi düşünüyorum’ diyemeyiz. ‘Ya Rabbi sen bir gün oruç tut, imsaktan iftara kadar oruç tut demişsin ama bu beni kesmiyor, seni yüceltmek için işte ben şöyle tutayım’ diyemeyiz. İbadetlerin formları, ibadetlerin kendisi kadar kutsaldır ve dokunulmazdır. Efendimiz (s.a.v.) ‘Beni nasıl namaz kılarken görüyorsanız siz de öyle namaz kılın’ buyuruyor.
Asıl problem şurada: İbadetlerin bir çıktısı olur. Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye ve büyük geleneğimiz bize bu ibadetlerin çıktılarını hatırlatır. İbadet, kitabımda da anlattığım gibi, insan hayatına çalınmış bir maya gibidir. Küçücük bir mayayı bir kütlenin içine atarsınız ve o maya o kütlenin tamamını kendisine benzeştirir, kendisine dönüştürür.
Allah, ibadetlerle hayata çalınan bu mayanın vasıtasıyla hayatın tümünün o mayanın şeklini almasını ister. Yani bizden hayatın tümünün namaz hassasiyetiyle yaşanmasını ister. Namaz, öncesinden başlayan, sonrasına sirayet eden bir eylemdir. Dolayısıyla Allahu Teâlâ bize ibadetlerin çıktılarından söz eder. Dolayısıyla şurada adalet olarak ortaya çıkar, şurada merhamete dönüşür, şurada güzel ahlak olur, şurada sadakat olur, şurada emanet olur, şurada vefa olur, şurada uhuvvet olur, şurada farklı bir erdeme dönüşür. Ama neticede hayatın her anında bu ibadetlerin çıktılarının, ibadetlerin neticelerinin görünmesi istenir. İşte o zaman ibadet gerçek anlamıyla ibadet olur ve o zaman hayatın tümü ibadete dönüşür.
O zaman işte namaz bütün hayata yayılan, hayatı dönüştüren, hayata dokunan, hayatın farklı yerlerinde çiçek veren, sonuç veren, çıktı veren bir ibadete dönüşür.
Bir yetimin başını okşamanın, bir çocuğu sevindirmenin de ibadet olduğunu biliyoruz. Komşumuza iyi davranmak bir ibadettir. Efendimiz (s.a.v.) diyor ki: “Sizin harcamalarınızın en hayırlısı ailenize, çocuklarınıza yaptığınız harcamadır”. Ailemizi sevindirmek ibadettir. Tebessüm etmek ibadettir. Efendimiz (s.a.v.) bize öyle öğretiyor, tebessüm etmek ibadettir. Sadaka vermek ibadettir. Selamlaşmak ibadettir. Doğru dürüst çalışmak ibadettir, namuslu yaşamak ibadettir.
İbadeti ve ibadetin etkisini sadece belirli alanlarda ve belirli zamanlara hasrettiğimizde, Allah’ın bize verdiği bu büyük imkândan mahrum kalırız. İbadetin, hayatımızı dönüştürme ve değiştirme gücünden mahrum kalırız. Din ve hayat arasında duvarlar örmüşüz; dine ayırdığımız bir hayatımız ve Allah’ın hiçbir dahlinin olmadığı din dışı bir hayatımız var. Ve bunu biz katı, kesin, keskin duvarlarla birbirinden ayırmışız. Sanki şu kapıdan çıktığım andan itibaren dinin benim hayatıma herhangi bir müdahalesi, herhangi bir katkısı, herhangi bir dokunuşu yokmuş gibi bir yanlış algı.
Çarşıda yanımda olmayan bir din bana ne katkı sunabilir? Ticaret anımda beni denetlemeyen, bana bazı ilkeleri, bazı ahlaki güzellikleri vermeyen bir dinin benim hayatıma nasıl bir katkısı olabilir? Din okula giderken kapıda bırakabileceğimiz bir şey değildir ki.
Bizim insan olmamız, fıtratımıza uygun bir hayat sürmemiz, doğru dürüst bir hayat sürmemiz için ibadetler şart. Allah insanı bir temiz bir fıtrat üzere yaratmış. Sonra dünyayla temas etmemiz, varlıklarla kurduğumuz ilişkiler neticesinde o fıtrat kirlenir, o fıtratta bozulmalar meydana gelir. Allah din eliyle, dinin ilkeleri üzerinden insanı tekrar fıtratıyla buluşturmak istiyor. Bütünüyle din dediğimiz şey, insanı insan kılmaktır. Dolayısıyla insan kalabilmek için dinden başka hiçbir yolumuz yok. Din bizi insan kılar. Din bizi fıtrat üzere tutar. Din hayatın her alanını kuşatan bir ilkeler bütünüdür; dolayısıyla dinle bir hobi, geçici olarak başvurduğumuz, canımız sıkıldığında aldığımız, canımız istediğinde kenara attığımız şekilde bir ilişki kuramayız. Din sabahtan akşama, doğumdan ölüme, gece gündüz, her an burada, dışarıda, sokakta, caddede, kendi nefsimizle baş başa kaldığımızda her an yanı başımızda olan bir şey.
Bazen cami çıkışlarındaki izdihamı görüyoruz. Camiden çıkmak için gösterdiğimiz o izdihamı, camiye girmek için gösterdiğimiz gün, işte o gün Allah’ın izniyle kurtulacağız. Oradan çıkıp hızlı bir şekilde hayata dönmek istiyoruz. Çünkü biz o caminin kapısından itibaren hayatın kesintiye uğradığını düşünüyoruz. Hayat orada da devam ediyor. Ve biz o kapıdan çıktığımızda dinin biteceğini düşünüyoruz. Din burada da devam ediyor. Din ve hayat arasında bir ayrım olmaz. Din ve hayat arasında ayrım sahtedir, yanıltıcıdır. Din bir hayata ihtiyaç duyar, öteki türlüsü teorik olarak kalır. Hayat bir dine ihtiyaç duyar, çünkü dinsiz bir hayatın anlamı yoktur.
Temsil sorunu özünde pek çok konuyu barındırıyor. Siz de konuyu dine yük olmak bağlamında değerlendiriyorsunuz. Hakikate perde olmak da doğrusu içimizi sızlatıyor. Görüşlerinizi alabilir miyiz?
Bizim bir temsil sorunumuz olduğu muhakkak. Dini yük olarak gördüğümüz için sırtımızda taşırken farkında olmadan biz de dine yük olmuş durumdayız. Maalesef büyük çoğunlukla dinimize zulmediyoruz. Çünkü doğru temsil etmiyoruz. Doğru temsil etmediğimiz için de bizim yaptıklarımız üzerinden din tanımları yapılıyor. İnsanlar, Müslümanların yaptıklarını, ettiklerini dinin hanesine yazıyor. Kimse zahmete kapılıp dinin kaynaklarına, dinin büyük geleneğine, büyük yaşanmışlıklarına bakıp, din üzerinden bir yorum yapma, dine dair bir fikre ulaşma zahmetine katlanmıyor.
İman etmek bir mesuliyet meselesidir. İman eden kişi hemen beraberinde bir mükellefiyet yüklenir. Dolayısıyla bu mükellefiyet insana bir mesuliyet yükler. Ve bundan hemen sonra da bunu temsil etme meselesi başlar.
Efendimiz Aleyhissalâtu Vesselâm ortaya bir örneklik koydu ve bu örneklik kendi ashabına yansıdı, oradan tabiine yansıdı, oradan sonraki nesillere yansıdı. Ve insanlar çoğunlukla İslâm’ın bu görünür, bu temsile dönüşen tarafıyla tanıştı. İslâm’ın yayılma süreci dediğimiz süreçler böyle oluştu. Dünyanın farklı yerlerine bu temsille insanlara yaklaştılar; yani o üzerimizde taşıdığımız, o gösterdiğimiz İslâm’la...
Rahmetli Mehmet Genç Hoca şöyle diyordu: “İslâm’ın yayılış hızı mucizevîdir. Anlaşılamaz, bizim bilimsel yöntemlerle anlayabilmemize imkân yok.” “Bir okun bir yaydan fırlaması gibi fırladı.” Efendimiz’den (s.a.v.) 8 yıl sonra Diyarbakır’daydık. 80 yıl sonra Çin’deydik! Afrika’nın içlerine gittik. 100-150 yıl sonra dünyada ayak basmadığımız yer kalmadı.
Bu din temsil dinidir. Bugün biz doğru temsil etmediğimiz için dinimize de haksızlık ediyoruz. Bu durum dinin “ümmet-i davet” dediğimiz muhtemel muhataplarına ulaşmasının önünde bir engele dönüşüyor. Bu da temsil noktasındaki eksikliklerden kaynaklanıyor. Allah hepimizi affetsin.
Gelenek-bilgi-özgürleşme sorgulaması ile neyi kaybettiğimizin farkında mıyız? Muhasebesini birlikte yapsak sizce nelere dikkat çekersiniz?
Sadece isimlerini bile burada günlerce sayamayacağımız kadar büyük bir birikim, bir gelenek dediğimiz o devasa havuz... Yani içinde Gazaliler var, Râzîler var, İmam Nevevi var, İmam Suyuti var. Sonra dönüyorsun; Ahmed bin Hanbel var, Hasan-ı Basri var, işte Ubeydullah Ahrar var, Şah-ı Nakşibend var, İmam Buhari var. Say sayabildiğin kadar, devasa...
Bunların bir kısmı birbiriyle kavgalı, tartışmalı... Ve buna rağmen birileri bize “bağnaz” diyor, “sizde fikir hürriyeti yok” diyor, “sizde tartışma hürriyeti yok” diyor. Kendi içinde yüzlerce ekol çıkaran Müslümanlara bunu diyebiliyor!.. Sadece Hanefi fıkhı içerisinde onlarca ekol var. Şafii fıkhı içerisinde; felsefi anlamda öyle, kelam anlamında öyle, hadis anlamında öyle, tasavvuf anlamında yüzlerce ekol oluşmuş, yol oluşmuş. Ve bunların her birisi yer yer diğerini eleştirmiş, yer yer diğerine karşı çıkmış.
Tek tip bir İslâm medeniyeti yok. Endülüs’te farklı bir İslâm medeniyeti var, Mâverâünnehir’de farklı bir İslâm medeniyeti ortaya çıkmış, Hint alt kıtasında farklı bir İslâm medeniyeti ortaya çıkmış. Bu topraklarda, Balkanlar’da, Anadolu’da, Arabistan Yarımadası’nda ve İslâm dünyasının merkezî başkentlerinde; Şam’da, Bağdat’ta, Kudüs’te farklı İslâm medeniyeti tecrübeleri var. İşte İslâm’ın, İslâm medeniyetinin bereketini bir de buralarda aramak lazım. Çünkü gittiği her yere adeta hayat suyu vermiş ve gittiği her yeri yeşertmiş. Sadece Endülüs’teki İslâm mimarisiyle Semerkant’taki İslâm mimarisini karşı karşıya getirin, Süleymaniye Camii’ni yanlarına koyun. Ne kadar farklı, değil mi?
Batı medeniyeti ise dünyanın her yerini birbirine benzetti. İslâm medeniyeti ise girdiği her yere dedi ki: “Bakın, ben sizin giyiminize kuşamınıza karışmıyorum. Sizin dilinize, örfünüze karışmıyorum. Sizin birbirinizle nasıl selamlaştığınıza, nasıl yemek yediğinize, bayramlarınızı nasıl kutladığınıza, düğünlerinizi nasıl yaptığınıza ben karışmıyorum” dedi. “Sadece benim bazı ilkelerim var. Bu ilkelerime uyduğunuz sürece kendi örfünüzü yaşatabilirsiniz, kendi geleneklerinizi yaşatabilirsiniz. Benim Tevhid diye bir ilkem var” dedi. “Adaletle hükmedeceksiniz diye bir ilke var” dedi. “Merhamet benim vazgeçilmez ilkelerimden birisidir” dedi. “Emanet benim için çok önemli bir ilkedir” dedi. “Bazı ibadet ritüellerim var” dedi.
Kültürler dünyanın farklı yerlerinde İslâm girdiği her yerdeki insanlar tarafından çok hızlı bir şekilde hüsnükabul gördü. Ya bu bizim örfümüze karışmıyor. Bu bizim günlük hayatımızdaki işleyişimize karışmıyor, ticaretimize karışmıyor. İslâm diyor ki: “yalan söylemeyin, ölçüye dikkat edin, helale harama dikkat edin, yalan söylemeyin. Onun dışında domuz eti, içki; bunlardan uzak durun, almayın, satmayın... Bunun dışında ben size hiçbir şekilde karışmıyorum” dedi.
Kültür, örf, gündelik hayat İslâm’la adeta hayat buldu. Bundan dolayı da insanlar İslâm’ı çok hızlı bir şekilde benimsediler. Biz bu gelenekle bağı kopardık ve biz bu geleneğe süreklilik kazandırma noktasında büyük problemler yaşıyoruz. Kimimiz geleneği kutsuyor. Gelenekte ne varsa o kutsal diyor, dokunulmaz diyor.
Allah’ın sözü hariç, Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’ın sözü hariç insanoğlunun sözü zaman ve mekânla sınırlıdır. Bu Ebû Hanîfe (radıyallahu anh) de olsa böyledir, bu İmam Gazali Radıyallahu Anh de olsa böyledir. Öbür türlü bunlara da vahiy geldi dememiz lazım. İslâm’ın son mutlak en büyük yorumunu İmam Ebû Hanîfe yaptı, o kapı kapandı bitti diyebilir miyiz? Öyle bir şey deseydik en yakındaki talebeleri Ebû Hanîfe’ye eleştiri yöneltmezlerdi. Ebû Hanîfe’ye (Radıyallahu Anh) en ağır ve en sert -edep içerisinde tabii, ha öyle saygısızlık değil; önünü ilikleyerek, ‘efendim’ diyerek eleştiri yöneltmekten söz ediyorum- eleştirileri yönelten iki büyük talebesidir. İmam Muhammed ve Ebu Yusuf’tur. Hanefi fıkhında bir kuraldır, İmam Ebû Hanîfe’ye karşı iki talebesi bir konuda ittifak ediyorsa; kural olarak biz talebelerinin sözünü tutarız, Ebû Hanîfe’nin sözünü tutmayız! Böyle bir gelenek nasıl oldu da bugün işte bu noktalara gelebildi.
Böyle inanılmaz büyük, dinamik, hareketli bir geleneğin içinden gelen Müslümanlar bugün geleneği kutsayarak, geçmişte ortaya çıkan bütün birikimleri kutsayarak, üzerine asla hiçbir şey söylenmez diyebiliyorlar? Ben Ebû Hanîfe’ye nasıl saygısızlık edebilirim? Ama ben Ebû Hanîfe’ye en büyük saygısızlığın Ebû Hanîfe’nin sözünü dondurmak, Ebû Hanîfe’nin sözü üzerine söz söylenmez demek olduğuna inanıyorum. İmam Gazali’ye yapılacak en büyük haksızlık, İmam Gazali son sözü söyledi, onun üzerine söz söylenmez... “Siz ne diyorsunuz?” derler.
Gelenek neyimiz olur? Gelenek faydalanabileceğimiz büyük bir imkândır. Bize bu yolun usullerini, yolun yöntemini öğretmişlerdir ama her birimizin kendi dönemine, kendi zamanına, kendi içinde bulunduğu dünyaya bir cümle söylemek görevi vardır. Öncekilerin sözlerini tekrarlayarak biz vazifemizi yerine getirmiş olmayız. Geleneğe saygı öncekilerin sözünü tekrarlamak, Süleymaniye’nin fotokopilerini yapmak değildir. Bu şekilde geleneği yaşatamazsınız, mümkün değil. Dünyanın, Türkiye’nin her tarafına Süleymaniye, Sultanahmet kopyalarını, benzerlerini kondurmakla biz İslâm mimarisini nasıl yaşatabiliriz? Bugünün mimarisi benden ne istiyor? Bunu bulmadıktan sonra ben dine de hizmet etmiş olmam, geleneğe de süreklilik kazandırmış olmam.