Sefîne-i Ahlâk

Evet, Hz. Nuh’un (a.s.) gemisi bir ahlak gemisiydi. Darmadağın olmuş kavmine ilahi bir yardım idi. Nuh’un gemisine dahil olmayanlar, yani ilahi yardımı, reddedenler helak olmuştu. Gemiye binenler ise bir peygambere uymanın dünya ve ahiret nimetleriyle baştan sona hayata ve güzide bir ebediyete devam etme imkânını elde ettiler. Nasip oldu diyelim… Bu aynı zamanda ahlaki bir tercih idi.
Ahlaka yüklediğimiz anlam burada çok önem kazanıyor. Tevhid inancıyla başlayan bir tercih, ahlaki alanı da belirliyor. İyi kötü, doğru yanlış, sınırlar, esneklikler, cehalet ve tembellik, gayret ve yücelme, bilginin kaynağına dair her imkân, insana verilen değer, insan ilişkileri, ötekine yüklenen anlam, evlilik vb. her şey artık müteâl ve aşkın olanın, insan denen canlıdaki tecellileriyle bezeniyor.
Bugün üzerinde durulması gereken ve bir aksiyon ifade eden şey, “Nuh’un gemisiyle kurtulanlar ne yapar?” sorusudur. Çünkü Nuh’un gemisi de evrensel anlamda insanlığa, bireysel anlamda insana dair yolculuğun bir parçasıdır. Yani insanın ve insanlığın yolculuğu devam etmektedir. Yol, yolcu içindir. Bu anlamda, bir tercihle başlar hayat… Çünkü varlık, anlamdan soyutlanamaz.
Günümüzde ise sanal âlemin özel merkezlerce hazırlanmış ve bilgiyi itibarsızlaştıran, yanlış ve sinsi yönlendirmeler yapan yönü, soğuk bir havanın insanı iliklerine kadar üşütmesi gibi aileyi ve bireyi, çocukları hatta bebekleri dahi etkilemiştir. Akran zorbalığı ve cinayetler, geçimsiz aile ve boşanmalar, intiharlar, akıllara durgunluk veren siber hırsızlıklar ve sahtekârlıklar her yeri kasıp kavurmaktadır. “Buradan çıkış yok!” demek yerine artık televizyonlarda, sosyal medyada öfke kontrolü, aile kurumunun önemi, birbirimizle olan bağlarımız, insana verilen değer, güzel ahlak konularında orijinal yaklaşımlarla programlar hazırlanmalı, psikologlar, psikiyatristler, sosyologlar boy göstermeli, gerçek manada yani yüzeysel olmayan bir “ahlak ayaklanması” başlatılmalıdır. İyilerin değil kötülüklerin baskı altında olduğu doğal bir zemin oluşturulmalıdır. İnsan gerçeği felsefî ve hikemî bir tarzda, hayatın içinde irfana dair örneklerle güçlü bir şekilde işlenmeli ve bir eğitim seferberliğine başlanmalıdır. Tiyatro, sanat, sinema, müzik bu uğurda seferber olmalı, manevi kodlarımız sindirilmiş ve özlü bir biçimde hayata geçirilmelidir. Entelektüel ve söylediği gibi yaşayan tasavvufçular, diğerkâmlığı şiar edinmiş modern dervişler hiç çekinmeden toplumun önünde örnek rol modeller oluşturmalıdır. Tüm bu çabalar, güncel boyut, sosyal ve psikolojik ortam iyi değerlendirilerek ve ihmal edilmeden yapılmalıdır. Felsefe ile yol almak isteyen toplumun seviyesine uygun biçimde kendini ifade etmeli, derdiyle dertlendiği ne varsa, heybesindekileri dökmelidir. İrfan mektebinin önderleri de irfana susamışları, kadim kültürün güncel kodlarıyla doyurmalıdır. Sadece tek bir şey gerekiyor; o da bilgi ve merhamet… Toplumun ya da bireyin itibar kaynakları sorgulanmalı, neyi niçin yapmak gerektiği layıkıyla masaya yatırılmalıdır. Bir metot ve usül dahilinde, gereksiz tartışmalardan kaçınılarak, kalp kırmadan gönül yıkmadan bireyin ve toplumun iyilik ve güzellik adına bölüşen, talepli ve gayretli insanlar olmaları hususunda müşfik bir şekilde sabırla yola devam etmeleri sağlanmalıdır.
Çok değil 100 yıl öncesine kadar “Ehl-i Beytim Nuh’un gemisi gibidir” hadisi ve Ehl-i Beyt’e yaygın muhabbet kanaatince, Ehl-i Beyt bir kurtuluş vesilesi olarak görülürdü. Hz. Ömer döneminde yağmur duasına çıkarken Ehl-i Beyt’ten birileri olurdu. Toplum, Hz. Peygamber’e (s.a.v.) olan hasretini Ehl-i Beyt’in rol modelliğiyle giderirdi. Bazı büyükler yemek esnasında Ehl-i Beyt’ten bahsetmenin, bir bereket olduğunu işlerlerdi. Ehl-i Beyt’in duasını almak çok önemliydi. Tüm mezhep imamlarında Ehl-i Beyt muhabbeti ve aşkı vardı. Cafer-i Sadıklar, Emir Sultanlar önemliydi. Çok ilginçtir ki, Osmanlı döneminde Ehl-i Beyt’in şecerelerinin tutulduğu nakibü’l eşraf defterlerinin büyük çoğunluğu, Prof. Dr. Ayhan Işık Bey’den dinlediğime göre, Balkanlardaki seyyidlere aittir. Demek ki, Osmanlı, Balkanlardaki gönül hareketini, irşad ve tebliğ faaliyetlerini, din ve devlete bağlılığı Ehl-i Beyt üzerinden gerçekleştirmişti. Çok hoştur ki, Anadolu’da da durum çok farklı değildir. Günümüzde de gayet entelektüel, irfan ve hikmet sahibi, havas meşrep, gönlü insan sevgisiyle dolu nice Ehl-i Beyt insanlar vardır. Toplum ise bugün büyük bir ruhî açlıkla, büyük çileler içinde çırpınıp durmaktadır. Kerbela’nın ve Hz. Hüseyin’in (r.a.) hatırası hala gönüllerde izini ve hükmünü korumakta, acı ve muhabbet bir arada bu millet o hatırayı gönül dünyasında yaşatmaktadır. Seyyidlerin Anadolu’ya gelişleri dahi halen işlenen akademik konular arasındadır. Onların ahlakı, bize Hz. Peygamberi (s.a.v.) günümüze örnek olma bakımından daha güzel yansıtmakta, önyargısız kabullere yol açmaktadır. Tarihsel olarak Ehl-i Beyt’in varlığı, günümüzde de Ehl-i Beyt’in manevi dinamiklerinin temelini oluşturur. Korunarak gelen mümeyyiz bir halkadır Ehl-i Beyt… Her biri manevi bir zincirin güçlü birer halkasıdır. Denilebilir ki, onlar olmadan, tarihten gelen, tarihle birlikte yol alan, tarihin içine bir sır gibi gömülen manevi hayat, büyük bir boşlukla manevi atmosferini yitirir ve adeta sahipsizleşir.
Günümüzde İslâmî birçok mevzuda ciddi bir aşınma ve erozyonla karşı karşıyayız. Bu mevzuların en önemlilerinden birisi de Ehl-i Beyt’e karşı sorumluluklarımızla alakalı aşınmadır. Bu aşınmanın boyutlarını görebilmek için çok gerilere değil, hemen yüz sene öncesine yani Osmanlı’ya kadar gidip Osmanlı’nın bu konudaki incelik ve hassasiyetlerini gözden geçirmemiz yeterli olacaktır. Zira Osmanlı’nın bu konudaki duyarlılığı gerçekten takdire şayandı. Sadece Osmanlılar mı? Selçuklular, Memluklular, Gazneliler de öyleydi. Evet, maalesef ki son bir asır içinde İslâmî her alanda ortaya çıkan bozulmalar ve değer takdir sorunlarının, Ehl-i Beyt’e karşı olan tutumda da kendini gösterdiğini görüyoruz. Müslüman bir toplum olarak Rabbimizin ve sevgili Peygamberimizin (s.a.v.) emânının üzerimizden gitmesini istemiyor veya bunu kaybetmekten korkuyorsak, İslâmî her konuda olduğu gibi bu konuda da taşları yerine oturtmamız gerekir. Zira bu mesele Kur’ân’ın açık bir emridir.
“İşte Allah’ın, iman eden ve iyi işler yapan kullarına müjdelediği nimet budur. De ki: Ben buna (yaptığım tebliğ görevine) karşılık sizden akrabalık sevgisinden başka bir ücret istemiyorum. Kim bir iyilik işlerse onun sevabını fazlasıyla veririz. Şüphesiz Allah bağışlayan, şükrün karşılığını verendir.” (Şûrâ, 42/23) Bu ayet-i kerime nazil olduğunda Hz. Peygamber’e (s.a.v.) “Sevgileri bize vacip olan akrabaların kimlerdir?” diye sorduklarında buyurdular ki: “Bunlar Ali, Fatıma ve iki oğlumdur.” (Ahmed b. Hanbel)
Ehl-i Beyt Kimlerdir ve Niçin Sevilirler?
Hz. Aişe diyor ki: “Bir sabah vakti Hz. Peygamber evden çıktı. Üzerinde keçi kılından dokunmuş nakışlı bir aba bulunuyordu. Hasan geldi onu içine aldı, Hüseyin geldi onu da içine aldı, daha sonra Fâtıma geldi onu da içine aldı, en son Ali geldi onu da abasının içine alarak Ahzab Sûresinin 33. ayetini okudu: Ey Peygamber’in ev halkı! Allah, sizden ancak günah kirini gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor.” (Müslim)
Ümmü Seleme (r.anha) anlatıyor: “Ben, Resulullah’ın (s.a.v.) evinin kapısında iken şu ayet nazil oldu: ... “Ey Peygamber’in ev halkı! Allah, sizden ancak günah kirini gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor.” (Ahzab, 33/33) Evde Resulullah (s.a.v.), Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin vardı. Onlara bir örtü bürüdü ve “Allahım! İşte bunlar benim Ehl-i Beytim’dir. Bunlardan günahı gider ve bunları kirlerden tertemiz kıl.” buyurdu. Ben atılıp: “Ey Allah’ın Resulü! Ben Ehl-i Beyt’ten değil miyim?” dedim. Bana: “Sen (yerinde dur, sen zaten) hayırdasın, sen Resulullah’ın zevcesisin!” diye cevap verdi.” (Tirmizî, Menakıp, 3870)
Zeyd bin Erkam (r.a.) anlatıyor: Resulullah (s.a.v.) buyurdular ki: “Haberiniz olsun! Ben size iki ağırlık bırakıyorum. Bunlardan biri Allahu Teâlâ’nın Kitabı’dır. O, Allah’ın (sema-arz arasına uzanmış) ipi olup kim ona tutunursa hidayet üzere olur, kim de onu terk ederse dalâlete düşer. İkincisi ıtretim, Ehl-i Beyt’imdir.” (Tirmizî, Menâkıb: 31; Müsned, 3:14, 17, 26)
Biz Zeyd İbni Erkam’a sorduk: “Kadınları da Ehl-i Beyt’inden midir?” “Hayır!” dedi, “Allah’a yemin olsun, kadın bir müddet erkekle beraber olur. Sonra (kocası) onu boşar, o da babasına ve kavmine döner. Resulullah’ın (s.a.v.) Ehl-i Beyt’i, aslı ve kendinden sonra sadaka haram olan asabesidir.” (Müslim)
Zeyd İbni Erkam (radıyallahu anh) anlatıyor: Hz. Peygamber (s.a.v.) buyurdular ki: “Size, uyduğunuz takdirde asla sapıtmayacağınız iki şey bırakıyorum. Bunlardan biri diğerinden daha büyüktür. Bu Allah’ın Kitabı’dır. Semâdan arza uzanmış bir ip durumundadır. Diğeri de kendi neslim, Ehl-i Beyt’imdir. Bu iki şey, cennette Kevser havuzunun başında bana gelip (hakkınızda bilgi verinceye kadar) birbirlerinden ayrılmayacaklardır. Öyleyse bunlar hakkında, ardımdan bana nasıl bir halef olacağınızı siz düşünün.” (Tirmizî, Menâkıb: 77, 3790)
“Allah size nimetler verdiği için Allah’ı sevin. Allah’ı sevdiğiniz için de beni sevin. Beni sevdiğiniz için de Ehl-i Beyt’imi sevin.” (Tirmizî)
“Bir kimse beni kendi nefsinden, akrabalarımı ve ehlimi de kendi akrabalarından fazla sevmedikçe imanı kemâle ermez.” (Beyhaki)
Ebu Zerr el-Gifârî’nin rivayet ettiği hadis-i şerifte şöyle buyruluyor: “Şunu bilin ki Ehl-i Beyt’im Nuh’un gemisi gibidir. Kim ona tutunursa kurtulur, her kim dışında kalırsa boğulur.” (Yani onlarla beraber olanlar kurtulur, onlarla beraber olmayanlar ise helak olur.) (El-Hâkim)
Bu ve benzeri hadisler durumu gayet iyi özetlemekte ve Ehl-i Beyt’e karşı Müslümanların görevlerinin ciddiyetini hatırlatmaktadır. Bu hadislerden açıkça görülüyor ki Ehl-i Beyt denince anlamamız gereken Hz. Ali, Hz. Fatıma, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin ve bu kutlu soyun günümüze kadar uzanan temsilcileri yani Ehl-i Beyt neslidir.
Kur’ân’da yüce Rabbimiz: “Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamber’e salât ediyorlar. Ey iman edenler! Siz de ona salât edin, selâm edin.” (Ahzab, 33/56) ayetiyle Peygamber Efendimiz’e (s.a.v.) salâtı farz kılınca ashab: “Ya Resulallah! Sana nasıl salât okuyalım?” diye sordular. Resulullah ashabına, bizlerin salli-barik duaları olarak bildiği şu salâvat-ı şerifeleri öğretti: “Ey Allahım! İbrahim’e salât ettiğin gibi Muhammed’e, zevcelerine ve zürriyetine de salât kıl (rahmet eyle). İbrahim’i mübarek kıldığın gibi Muhammed’i, zevcelerini ve zürriyetini de mübarek kıl. Muhakkak sen övülen ve yüceltilensin.” (Buhari)
Peygamber Efendimizin (s.a.v.) Fâtıma, Ali, Hasan, Hüseyin’le (r.a.) birlikte kıyamete kadar bu soydan gelecek olan zürriyetine, İbrahim’in zürriyetine olduğu gibi salât edilmesi, ibadet hayatımızda, beş vakit namazlarımızda kuvvetli bir sünnet olarak yerini almıştır.
Hazreti Ali, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin ve Hz. Fâtıma (r.a.) nasıl akılda, ahlakta ve ilimde yetenek timsali insanlar ise, bunların soyundan gelen kişiler de genetik olarak çok yetenekli insanlardır. Hangi konuya eğilseler o konuda başarılı olan çok akıllı, parlak zekâlı, lider özelliklerine haiz, hitabetleri gibi birçok yönleri itibariyle üstün yaradılışlı insanlardır. Bu sebepten, tarihte bu kutlu soydan çok fazla âlim, evliya ve devlette önemli vazifeler almış bürokratlar çıkmıştır. “Şunu bilin ki Ehl-i Beytim Nuh’un gemisi gibidir. Kim ona binerse kurtulur, her kim dışında kalırsa boğulur.” hadisini de, insanları, küfrün ve günahların karanlık dalgalarından kurtaracak kişilerin Ehl-i Beyt’in içinden çokça çıkacağı şeklinde anlamak gerekir. Nitekim İslâm tarihi şahittir ki bu kutlu soydan çok kıymetli ve çok büyük âlim ve Allah dostları çıkmış ve insanlığa meşale tutmuş, yol göstermiş, kılavuzluk, rehberlik yapmışlardır. Zira sahih hadislerle müjdelenen Ahir Zaman Mehdisi de bu kutlu soydandır.
Allah Resûlü (s.a.v.), “Bazılarına ne oluyor ki Resûlullah’ın akrabalığı dünyada fayda vermez diyor, vallahi, benim akrabalığım, dünyada da ahirette de geçerlidir. Kıyamet gününde bütün akrabalık ve hısımlık kesilir, ancak benim akrabalığım ve hısımlığım kalır.” buyurmuştur. Bu sebeple Hz. Ömer, Hz. Ali’nin kızı Ümmü Gülsüm kendisinden çok genç olduğu halde onunla evlenmiş ve “Ben kendimden bu kadar genç biri ile evlenmezdim, ama Resûlullah’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu duydum: ‘Benim akrabalığım, dünyada da ahirette de geçerlidir. Kıyâmet gününde bütün akrabalık ve hısımlıklar kesilir ancak benim akrabalığım ve hısımlığım kalır.’ Ben, benimle Allah’ın Nebi’si arasında akrabalık ve hısımlık olmasını arzu ettim” demiştir. (Ahmed b. Hanbel, 3/18, 62)
Peygamber Efendimiz’in sevdiklerini sevmek, Allah Resûlü’ne duyulan sevgiden dolayıdır. Allah Resûlü’nün gözbebekleri, cennet delikanlılarının efendileri olan torunları Hasan ve Hüseyin’i (r. anhumâ) sevmek Peygamber-i Zîşân’ı sevmek gibidir. Nitekim bir hadislerinde Allah Resûlü, torunları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin için “Kim onları severse beni sevmiş olur, kim onlara buğzederse bana buğzetmiş olur” buyurmuştur. (Abdurrezzâk, Musannef, 3/472). Peygamber Efendimiz’in amcası Hz. Abbas, kendisine kaba davranan bir grubu Allah Resûlü’ne şikâyet etmiş; Allah Resûlü, “Benden dolayı sizleri sevmedikçe cennete giremezler” buyurmuştur. Allah Resûlü’nün bu husustaki hassasiyetini bildiklerinden dolayı sahâbîler, onun sevdiklerini severlerdi. Meselâ, Hz. Ebû Bekir, sevgisini Resûlullah’a (sallallâhu aleyhi ve sellem) göre ayarlamış ve “Allah’a yemin ederim ki, Resûlullah’ın akrabaları ile ilgilenmeyi kendi akrabalarımla ilgilenmekten daha çok severim” demiştir. (Buhârî, Humus, 1.)
Hz. Ali (r.a.) şehit edildiğinde Hz. Hasan (r.a.) ayağa kalkarak Allah’a hamd ve senâ ettikten sonra, Ehl-i Beyt’in ne anlama geldiğini şöyle anlatır:
“Beni tanıyan tanır! Tanımayan da bilsin ki ben, Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) torunu Hasan’ım! Ben, müjdecinin torunuyum! Ben, gelecek tehlikeleri haber verip uyaranın torunuyum! Peygamber’in torunuyum. Ben, âlemlere rahmet olarak gönderilenin torunuyum. Ben, Allah’ın kendilerinden murdarlığı uzaklaştırdığı ve pek güzel temizlediği hânedân-ı Resûlullah’tanım! Ben, Allah’ın sevilmelerini ve dost tanınmalarını Müslümanlara farz kıldığı Ehl-i Beyttenim. Allah, Muhammed’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) indirdiği kitabında şöyle buyuruyor: ‘(Habibim) De ki: Ben bu risalet ve irşad hizmetinden ötürü, sizden akrabalık sevgisinden başka beklediğim hiçbir karşılık yoktur.’ Ben o hâne halkındanım ki Cebrâil bize iniyor, bizden göğe yükseliyordu. Allah, ‘Kim bir güzellik kazanırsa biz onun bu husustaki güzelliğini artırırız’ buyuruyor. Güzellik kazanmak Resûlullah’ın Ehl-i Beyti olan bizleri sevmektir.” (Heysemî, Mecmâu’z-Zevâid, 9/46; âyet için bkz. Şûrâ Sûresi, 42/23.)
Türkçenin ilk önemli eseri Kutadgu Bilig’de Yusuf Has Hâcib, Hz. Peygamber’in nesli hakkında, “Bunları pek çok ve gönülden sev. Onlara iyi bak ve yardımda bulun. Bunlar Ehl-i Beyt’tir. Peygamber’in uruğudur. Ey kardeş! Sen onları sevgili Peygamber hakkı için sev!” der.
Evet, dostlar, konu yeterince açık… Zaman, üzerimize düşeni yapma zamanı…