İhsan üzere yaşamak; hem cennetin hem de toplumsal barışın anahtarıdır. İnsanlık tarihi boyunca “iyi” ve “güzel” kavramları, medeniyetlerin inşa edici gücü olmuştur. Ancak İslâm düşünce geleneğinde bu kavramlar, sadece ahlaki birer tercih değil, varlığın özüne dair bir sorumluluktur. Bu sorumluluğun zirve noktası ise “İhsan” kavramıdır. İhsan, köken itibarıyla “hüsn” (güzellik) kelimesinden türemiş olup; bir işi en mükemmel haliyle yapmak, estetik bir ruhla hareket etmek ve karşısındakine hak ettiğinden fazlasını sunmak demektir.
Kur’an-ı Kerim, bu kavramı imanın en yüksek mertebesi olarak sunar: “Şüphesiz Allah, adaleti, iyilik yapmayı, yakınlara yardım etmeyi emreder…” (Nahl, 16/90). Bu âyet-i kerîmede adaletten hemen sonra zikredilen ihsan, adaletin mekanik soğukluğunu merhametin sıcaklığıyla tamamlar. Adalet “hakkı teslim etmek” ise, ihsan “yerinde haktan dahi feragat ederek hayatı güzelleştirmek”tir.
İhsan üzere yaşamanın temel dinamiği; bir dış denetim değil, Allah sevgisi ve imandan beslenen bir iç farkındalık olmalıdır. Meşhur Cibril hadisinde Efendimiz (s.a.v.), ihsanı şöyle tarif eder: “İhsan, Allah’a O’nu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen O’nu görmüyor olsan da O seni görmektedir.” (Buhârî, Tefsîr, (Lokman) 2). Bu hadis, ihsanın sadece ibadet anına sıkışmış bir hal olmadığını, hayatın her karesine yayılan bir “gözetlenme bilinci”(murakabe) olduğunu öğretir. İhsan üzere iyilik yapan kişi, yaptığı işi başkaları takdir etsin diye değil; mutlak güzel olan Allah’ın o anki eylemi müşahede ettiğini bildiği için “en güzel” şekilde yapar.
Bu bilinçte olan bir “Muhsin” (ihsan sahibi); iş hayatında hile yapmaz, aile ilişkilerinde kaba davranmaz, yaratılan hiçbir varlığa zarar vermez. Her an iyilik yapmaya kodlu bir şekilde yaşar; çünkü bilir ki o her an “huzur”dadır. Yardım edilen kişilerin Müslüman olmasına da gerek yoktur; İslâm’a düşmanlık yapmayan ve insanlara zulüm etmeyen herkese yardım edilir. Benim turist bir kıza yardım ettiğim olayı biliyorsunuz; ücra bir yerde yalnız başına gidiyordu, onun adına korktum. Buralarda başına bir hal gelmesin diye ciddi bir maddi yardım ettim; parası yoksa taksiye binip buralardan uzaklaşsın, hatta gerekirse ülkesine gitsin diye... Böyle yardımlar benim başımdan sayısız kereler geçmiştir, yakınlarım çok iyi bilir, lakin bunlar övünmek için anlatılmaz, örnek olması için anlatılır.
Allah’ın yarattığı her varlığa karşı sevgisi, şefkati ve merhameti olan herkesin iyilik yapma potansiyeli aslında, özünde var demektir; bunu ortaya koyması gerekir. Yoksa “Ben iyi bir insanım, kimseye zararım yok, aslında çok cömert ve merhametli birisiyim” diye kendimize hüsnüzan yapabiliriz. Bunlar doğru da olabilir ama sadece içimizde duran cömertliğin ve yiğitliğin ne bize ne de başkalarına faydası olur. İçimizde var olduğuna inandığımız güzellikleri ortaya koyarak ancak bu amellerin mükâfatına kavuşabiliriz.
İhsan üzere yaşamak, güzel ahlaklı olmayan veya güzel ahlakı elde etmeyi prensip olarak kendisine bir hayat mücadelesi kabul etmeyen insanların yapabileceği iş değildir. Sadece nefsi için yaşayan egoist ve bencil insanlar ihsan üzere yaşama azmini sürdüremezler. Güzel ahlaklı insanın vasıfları da bellidir. Bilgimize, hitabetimize, konuşmamızdaki güzelliğe, namazlarımıza veya zikirlerimize bakarak kimse bize “güzel ahlaklı insan” sıfatını yakıştırmaz. Sosyal hayatın içerisinde sevgi, şefkat, merhamet, cömertlik, fedakârlık, sabır ve bağışlama gibi eylemlerle; yerine göre de kötülükleri önlemedeki azim, kararlılık ve cesaret gibi vasıflarla kim diğer insanlar arasında güzel bir fark ortaya koyabiliyorsa, o kişi güzel ahlaklı kişidir; bunun başka ölçüsü yoktur.
İhsan, yapılan iyiliğin kalitesini belirler. Bir işi sadece “bitirmek” ile “ihsanla yapmak” arasında derin bir uçurum vardır. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bu konuda şöyle buyurmuştur: “Allah Teâlâ, birinizin yaptığı işi en güzel şekilde yapmasından memnun kalır.” (Beyhakî, Şuabü’l-îmân, 4/334).
İyilik yapmak bazen birine sadaka vermektir; ancak o sadakayı verirken kişinin onurunu kırmamak, yüzüne tebessümle bakmak ve eylemi gizli tutmak o iyiliği “ihsan” seviyesine çıkarır. Bakara Sûresi 262. ayette buyurulduğu üzere, verdikten sonra başa kakanların iyiliği boşa gider. İhsan ise iyiliği başa kakmak değil, iyilik yapabilmiş olmayı bir “lütuf” ve “şükür sebebi” olarak görmektir.
Toplumlar sadece yasalarla ayakta kalmaz; yasaların boşluklarını ihsan doldurur. İhsan, kötülüğe karşı takınılan tavırda kendini en net haliyle gösterir. Kur’an-ı Kerim bizi şu muazzam dengeye çağırır: “İyilikle kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel olan davranışla sav; o zaman bir de göreceksin ki seninle aranızda düşmanlık bulunan kimse kesinlikle sıcak bir dost oluvermiş!” (Fussilet, 41/34). Modern dünya “haklıysan saldır” ilkesini empoze ederken; ihsan doktrini “haklıyken affet ve güzelleştir” der. Bir toplumu dönüştürecek olan güç cezalandırma kapasitesi değil, iyileştirme iradesidir. İhsan sahibi bir toplumda zayıf korunur, hata yapanın ayıbı örtülür ve rekabet yerini “hayırlarda yarışa” bırakır.
İhsan üzere yaşamak, dünya hayatını bir sürgün yeri değil, bir sanat atölyesi olarak görmektir. Bu yolun sonunda ise sadece huzurlu bir vicdan değil, bizzat ilahi muhabbet vardır: “...İyilik edin (ihsan üzere olun), şüphesiz Allah muhsinleri (ihsan sahiplerini) sever.” (Bakara, 2/195). Sonuç olarak ihsan bir teknik mesele değil, bir kalbi kıvamdır; elin işteyken kalbin Hak’ta olmasıdır. İnsan hayatını bu ölçülerle inşa ettiğinde, sadece kendi dünyasını değil, dokunduğu her yüreği ve her mekânı gül bahçesine çevirir.
Nitekim bu konuda en güzel örneğimiz ve rehberimiz olan Efendimiz (s.a.v.), ihsan üzere yaşayan yüce bir peygamberdi. Aile ortamında eşlerine en iyi koca, çocuklarına en iyi baba, torunlarına en iyi dede idi. Dışarıda arkadaşlarına ve komşularına karşı en nezaketli, en müşfik, en vefalı ve en candan dost; savaşlarda en yiğit komutandı. İslâm Devleti’nin başında ise en adaletli ve en merhametli başkandı. Bir müşrikle, bir Yahudi veya bir Hıristiyan ile karşılaşınca en güzel üslupla İslâm’ı tebliğ ederdi. Bu tebliği hem güzel bir lisan ile hem de iyilik, cömertlik ve ihsan ile yapardı. İnsanların yalnız akıllarına değil, gönüllerine de gidecek tüm yollara birden müracaat ederdi. Allah rızası için insanların güven ve sevgilerini kazanmaya öncelik verirdi; ki zaten mü’minlik de bu demektir. Nitekim bir hadis-i şeriflerinde: “Mü’min cana yakındır. (İnsanlarla) yakınlık kurmayan ve kendisiyle yakınlık kurulamayan kimsede hayır yoktur.” (İbn Hanbel, II, 400) buyurdu.
Bizler de sevilen, sayılan, kendisiyle ünsiyet edilen, sevgi dolu, güler yüzlü ve neşeli insanlar olmalıyız. Bilmeliyiz ki mü’minler ünsiyete layıktır; kâfirler ise onları kazanmak amacıyla iletişim içinde olmaya layıktır. Mü’min ama fasık kişiler eğer seni dininden ve imanından taviz vermeye zorlarlarsa onlara karşı ilgiyi azaltmak veya yerine göre kesmek gerekir. Ancak bu tür tavizlere zorlamazlarsa onları kazanmak için ilişkiyi devam ettirmelidir. Tamamen ilişkiyi kesersek “emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker” dediğimiz tebliğ ve irşad görevini kime yapacağız?
İyilik peşinde koşarken çok önemli bir ayrıntıya dikkatinizi çekmek isterim: İzzet-i nefsi korumadan, zillete sebebiyet verebilecek iyilikler iyilik değil; Allah’ı gazaba getirecek davranışlardır. Zillete asla düşmeyin ve sizi iyilik adı altında zillete zorlayan kişilere de asla müsaade etmeyin. Aşırı iyi olmak demek, her şeye sabretmek demek değildir. Dininize ve kutsal değerlerinize saldırı nasıl iğrençse, şahsiyetinize ve izzet-i nefsinize yapılan saldırılar da öyle iğrençtir. Bu durumda iyi olmak; bunlara sabretmemek, bunlara müsaade etmemektir.
“Mü’min” kelimesi emniyet ve güvenden gelir; yani mü’min kişi aslında güvenilen kişi demektir. Allah’ın bir ismi de “el-Mü’min”dir ve güvenilen demektir. Biz de bu sıfata yakışır hale bürünmeli, bu konuda kendimizi denetlemeli ve hesaba çekmeliyiz. Sevilen, sayılan ve her konuda kendisine güvenilen insanlar olmalıyız. Hiçbir şey -ne makam ne para ne de mal mülk- bizim ihlasımıza zarar vermemeli. Önümüze çıkabilecek tüm bu sınavları kazasız geçebilecek Allah sevgisini ve İslâm şuurunu kalbimizde taşımalıyız. Bunun için de önce Rabbimizin güvenini kazanmalıyız. Zira tebliğ ve nasihati bir yaşam şekli olarak yapmak isteyen insan güvenilir olursa, Allah onu maddi ve manevi anlamda zengin eder; tüm imkânları onun önüne açar.
Sahabelerin her toplantı sonunda okumayı sünnet haline getirdikleri Asr Sûresi, ihsan üzerine yaşamanın önemini ve prensiplerini çok güzel açıklar. İhsan üzere yaşama, Asr Sûresi mantığında yaşamadır: “Andolsun zamana ki, insan gerçekten ziyan içindedir. Ancak, iman edip de sâlih ameller işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler, birbirlerine sabrı tavsiye edenler başka (Onlar ziyanda değillerdir).” (Asr, 103/1-3). Fahreddin er-Râzî bu surenin tefsirinde şöyle diyor: “Zamanı değerlendirme açısından insan mutlaka zarardadır; zira zarar, sermayenin kaybıdır. İnsanın sermayesi ise ömrüdür. Eğer insan ömrünü günahlarla geçiriyorsa büyük bir zarar içerisindedir. Hatta daha iyi, daha verimli işler yapabilmesi mümkünken bunları yapmayıp yalnızca mubâhlarla yetiniyorsa yine zarar içerisindedir...”
Er-Râzî’nin belirttiği gibi, hep daha faydalı ve kârlı olan ameli öne almak zamanın verimli kullanımı için önemlidir. Bu anlamda mahlûkata yapılabilecek en küçük iyilik, nafile her ibadetten önce gelir. Önümüzde Allah’ın herhangi bir mahlûkuna iyilik yapma fırsatı varken, bu zamanı nafile bir ibadetle geçirip iyiliği terk etmek, çok kârlı olanı daha az kârlı olana tercih etmektir. Mesela: “Allahu Teâlâ’nın farzlardan sonra en çok sevdiği iş, bir mü’mini sevindirmektir.” (Taberânî). Yine: “Bir Müslümanın, din kardeşinin bir ihtiyacını karşılaması on yıl itikâftan iyidir.” (Taberânî). Düşünebiliyor musunuz; bir din kardeşinin ihtiyacını karşılamak, on yıl boyunca bir camiye kapanıp nafile ibadetlerle meşgul olan birisinin kazandıklarından daha fazlasını kazandırıyor.
Neticede bütün mahlûkata karşı yapılabilecek cümle iyiliklerin farkında olarak yaşamak; her şeyi yerli yerinde, zamanında ve gücümüz oranında yapmaya çalışmak ihsan üzere yaşamaktır. Benim talip olduğum ve tavsiye ettiğim en güzel makam da budur. Bu yaşam şekli, yüce kitabımız Kur’ân’dan ve Efendimizin (s.a.v.) hayatından yaptığım bir çıkarımdır. Bu dünyanın her günü, her saati ve her anı kıymetlidir; imtihan edildiğimiz zaman dilimleridir. Bu zaman dilimlerini, şartlar neyi gerektiriyorsa o zamana uygun iyilikleri yaparak geçirmek akıllı bir mü’minin yapacağı iştir. Burada en önemli ölçü; ortama uygun olan en hayırlı ameli tespit edip onunla meşgul olmak, yani bir tüccar mantığıyla her zaman işlerin en kazançlısına yönelmektir.
Allah’a emanet olun.
