“Allah’ın sana verdiği şeylerde âhiret yurdunu ara. Dünyadan da nasibini unutma...” (Kasas, 28/77)
Kendini sevmeyi Allah’ı (c.c.) sevmekle öğrenen bir kulluk bilinci, kendi benliğini de bu bilinçle inşa eder. Sevilmesi gerektiği kadar sevilecek bir dünyada sevilecek her şeyi O’nun (c.c.) insanları imtihan eden sünneti çerçevesinde sevmek… Düşünün ki her şeyin ama her şeyin imtihan sebebi olduğu bir dünya. Bu da ancak, Allah’ı (c.c.) hem merhametiyle hem de gazabından ürpererek sevmekle mümkün. Çünkü adalet sıfatıyla kendi lehimize ve kendi aleyhimize olabilecek yönüyle tanışmak, Allah’ı (c.c.) tanımaya çalışmanın kaçınılmaz tarafları. İnsan hiç olmazsa kendine acıyacak kadar kendine değer vermeli. Bazen bu nedenle, çilelerle yerlerde sürünmek de iyi gelir insanoğluna. Yeter ki çekilen çilelerden güçlenerek çıkalım. Artık dünyadaki hiçbir şey, gerçek manada ağız tadımızı bozamaz hale gelsin… Bunun da binbir türlü yolu var. Yeter ki başımıza gelenleri dosdoğru okuyabilelim. Acı çeken insanların, çok fazla sapıtma lüksü yok… Çünkü insan ancak böyle fark ediyor, dünyaya bir pamuk ipliğiyle bağlı olduğumuzu…
Dünya sevilecek çünkü sevmenin ötesinde bir dünya bağımlılığıyla sınavdayız. Kadın-erkek, çocuk sevilecek, çünkü her biri diğeriyle imtihanda. Üstelik sevgi ve ilginin sınırlarıyla imtihanda. Az sevmek bir sınav, çok sevmek ayrı bir sınav… Senin bir yere kabul edildiğinin delili, ya sana şu işi yap derler veya o işi kucağında bulursun. Ondan sonra yaptığın tembelliklerini “iradem yoktu” diyerek örtemezsin. Ama her hâlükârda o işi sana veren biri vardır. Bu çerçeve artık bütün duygularımızı gözden geçirip bir karar verme ânıdır. Kararını verirsin; dünya mı âhiret mi? Öyle ya, sonunda ölüm gelip bizi bulacak; bizi de bulacak… Bazen bir şeyin adını koymak, kendisiyle yüzleşmekten daha kolaydır. Yani bir şeylerle yüzleşmek daima daha zordur. Söz ile özü bir eylemek bazen büyük medeniyetlerin engin tecrübesini içimize taşımaktır. Gerçek manada yetişmiş insanların geçtiği manevi yolları anlamamızı, idrak etmemizi sağlar. Dünya ve âhiret, basit iki tasnifin adı değildir. Dünya her türlü güzellik, estetik ve bilim unsuru ile donatılmış başlı başına bir yaşam alanı, başka gezegenlerde benzerini hatta oksijenini dahi bulamayacağınız çok özel bir mekân… İnsan ise alabildiğine özel ve insanlık tarihi boyunca yaratıcının gönderdiği çok özel insanlar olan Peygamberlerle şereflenmiş bir mekânın çok özel misafirleri…
“Kur’ân-ı Kerîm’de, “Siz dünya hayatını tercih ediyorsunuz ama âhiret hayatı daha hayırlı ve daha kalıcıdır” meâlindeki âyetler (Tâhâ 20/131; el-Kasas 28/60; el-A‘lâ 87/16-17) bâki olan âhiret hayatına yönelmenin kul için daha fazla önem taşıdığını bildirmektedir. Yine Kur’an’da dünya hayatının fâniliği (Yûnus 10/24), bu hayatın bir oyun ve eğlenceden ibaret olması (el-Hadîd 57/20), imtihan vesilesi kılınması (el-Mülk 67/2), dünyanın geçiciliğine karşılık âhiret hayatının ebedîliği ve sonsuzluğu (el-Mü’min 40/39) gibi konular üzerinde sıkça durulmakta, insanın kalıcı ve sonsuz değerlere yönelmesi teşvik edilmektedir.” (İA, Zühd Maddesi, Semih Ceyhan)
Evet, Allah (c.c.) insanı insanla, insanı dünya denen bu güzel mekânla ve içindeki her şeyle imtihan eyliyor. Her şey öyle cazip ve güzel ki... Bir uyarıcı olmadan hakikati bulmak mümkün değil. O nedenle, peygamberlerle insanlık arasındaki ilişki, insana yaratıcıyı, yani, Allah’ı (c.c.) tanıtıyor. Ey Resulüm, de ki: “Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Çünkü Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” (Âl-i İmrân, 3/31) ayeti bu sağlam ilişkiyi ortaya koyar. İnsanlığın mümtaz simaları Peygamberlerle aynı dünyada yaşamış olmak dahi çok heyecan verici. “Peygamberlere uymak” şeklindeki açık teşvik, Allah’ın (c.c.) insanlara kucak açması değildir de nedir? Gönderdiği suhuflar, sayfalarca kutsal kitaplar, insana verdiği yüksek değerin en açık göstergesi değil mi? Gönderdiği en son kitap olan Kur’an’da “Allah sizi Cennete davet ediyor.” demesi, insanı ebedi bir beraberliğe çağırması, Allah’ı tanımak adına çok açık bir ipucu değil mi?
Gerçekten cazip bir dünya varken insanoğlunun önüne peşin zevklerini frenlemekle imtihan ve aynı zamanda daha cazip bir geleceğe teşvik edileceği bir güzellik olmalı. Cennet denilen bu muhayyel geleceğe inanmak, imanın ta kendisi… Burada insan aklını yönlendirecek şey, bizzat kendi gözlem ve tefekkürüyle yakaladığı, dünya denen mekândaki müthiş düzenin asırlardır hiç aksamadan yürüdüğünü fark etmek olmalı. İnsanın gölge varlık, dünyanın da geçici bir mekân oluşu, üzerinde düşünülecek en muhkem doğru.
“Hz. Peygamber’in ve ilk Müslümanların hayat tarzı azla yetinmenin ve zâhidâne yaşamın örnekleriyle doludur. Bunların hadis literatürü çerçevesinde toplanmasıyla “kitâbü’z-zühd”ler tedvin edilmiştir. Bu eserlerde Resûl-i Ekrem ve ashabının örnek hayatıyla ilgili rivayetler yer almaktadır. İsrâiloğullarından Hz. Süleyman gibi kral peygamberlere karşın Resûlullah’ın (s.a.v.) kul peygamber olmayı tercih etmesi sonraki nesillerin dünya ve hayat anlayışını da etkilemiştir. Resûl-i Ekrem’in (s.a.v.) bu konudaki sözü çok manidardır: “Ben melik peygamber veya kul peygamber olma hususunda serbest bırakıldım. Cebrâil bana tevazu göstermemi işaret etti. Ben de ‘Kul peygamber olayım, bir gün doyar, bir gün aç kalırım’ dedim” (Heysemî, IX, 192). Peygamber Efendimiz (s.a.v.), İslâm’ın Arap yarımadasının hemen hemen tamamına yayıldığı zamanlarda bile mal ve servet biriktirmemiş, yaşantısında daima azla yetinmiş, eline geçen malları fakirlere dağıtmış, özellikle ashâb-ı Suffe’yi de bu şekilde yetiştirmiştir. Öte yandan Resûl-i Ekrem (s.a.v.) zenginliği ve serveti reddetmemiş, dürüst ve güvenilir tâcirin âhirette nebîler, sıddîklar ve şehidlerle beraber olacağını müjdelemiş (Tirmizî, “Büyû΄”, 4), âyette zikredildiği üzere (el-Hadîd 57/27) ashabına dünyadan tamamıyla el etek çekme anlamındaki ruhbanlığı tavsiye etmemiş, dünyada mal kazanmalarını ve malları hayır yolunda sarfetmelerini emretmiştir.”
İşte bütün bu çilelere ancak Allah’ı (c.c.) severek katlanabiliriz. Ancak Allah sevgisi bizi taşır. Hayatı anlamlı kılar. Bütün yaşadıklarımızı daha bütüncül bir şekilde değerlendirmemizi sağlar. Geleceğe taşınma ve hayata tutunma enerjimizi belirler.
“İslam dini, müntesiplerine dünya-âhiret dengesini korumalarını emreder. Yani insanoğlu ihmal etmeden iki âlemin de haklarını gözetmek zorundandır. Zaten dünya ve âhiret işleri iç içe geçmiş durumda, birbirinden bağımsız düşünemiyorsun. O nedenle birini diğerinden tamamen ayırmaya kalkan Müslümanlar aşırılığa kaçmış olarak Rabbimiz tarafından uyarılırlar. Evliyanın büyüklerinden olan Abdulhakim el-Hüseyni Hz. de bir sohbetlerinde bu ayetin tefsiri mahiyetinde güzel bir söz söylemiştir: “Yalnız dünyası için çalışan delidir. Tamamen âhirete yönelip dünyayı ihmal eden de eblehtir.” Dolayısıyla iki yerden birinde ifrata düşen kişiler hem ayet ve hadislerin hem de akl-ı selim’in dışına çıkmış olurlar. Evet, iki tarafın da hakkını korumak ve gözetmek lâzım. Ama bu meselede Müslümanlar orta yolu bulmada ciddi olarak zorlanıyorlar. İkisini bir arada gözetirken her birisine hakkını vererek yaşamak, ilim sahibi olmakla beraber akl-ı selim ve basiret sahibi olmayı da gerektiriyor. Bu ayeti dünya ve âhirete eşit zaman ayırın, ikisinin hakkını eşitleyin şeklinde anlamak da hata. Bu hata halkımız tarafından çok yapılıyor. Aşağıdaki hadis bu konuya iyi bir açıklama getirip insanın ufkunu açıyor: “Dünya için dünyada kalacağın kadar, âhiret için de orada sonsuz kalacağını düşünerek çalış! Allahu Teâla’ya muhtaç olduğun kadar itaat et! Cehennem ateşine dayanacağın kadar günah işle!” Evet, dünya hayatı ne kadar uzun yaşarsan yaşa gelip geçici, âhiret ise akla hayale gelmeyecek bir şekilde sonsuz. Milyarlarca trilyonlarca sene yaşıyorsun bitmiyor.” (Dünya Ahiret Dengesini Güzel Kurmak / Abdulkadir Yılmaz, 383. sayı)
Şenel İlhan Beyefendi’nin Müslümanlardaki kafa karışıklığını giderecek orijinal bir sohbetinde;
“Cömertler de zâhid insanlardan olurlar. Dolayısıyla bir insanın kalbi zühd tarlası olursa onun içine her türlü ahlâk ekilebilir. Bize zühd bilgisi değil zühd bilinci lâzım. Zühd psikolojisi kalbine yerleşmeyip bilgi olarak kalırsa zahid değilsindir. Çünkü kafadaki bilgi bilinç hâlini almadan dünya hırsını günah arzularını durduramaz. Zühd bilgisini bilinç hâline getiremeyenler ancak tevil uzmanı olurlar. Zühd psikolojisi taviz verilecek bir şey değildir. Zühd psikolojisine girmediyse bir insan deli gibi yaşıyor demektir. İnsan bu dünyaya yiyip içip keyfetmeye değil imtihan için gelmiştir. Madem imtihan için geldik o zaman Allah (c.c.) beni her an her şeyle imtihan edebilir demektir. İnsanlar bu psikolojide yaşamalı. Bu psikolojide yaşamazlarsa sonsuz bir dünyada yaşıyormuş gibi yaşarlar ve her zaman sorunlarla karşılaşırlar. Zühd konusunu yazan âlimlerin çoğu maalesef İslam dışı yazıyor. Bizler zühd hayatını değil zühd psikolojisini öğrenmeli ve hayatımıza geçirmeliyiz. Zühd hayatı ne demek, zühd psikolojisi ne demek? Zühd hayatı zahid dervişlerin mantığı. Onlar âhireti kazanmak için tamamen dünyadan yüz çevirdiler. Bir hırka bir lokma bize yeter, üç günlük dünyada çalışmaya gerek yok dediler. Bu bakış tarzı fertler bazında kalırsa, ne âlâ. Ama genel olarak İslam’ın dünya hayatına bakış tarzı olarak anlaşılır ve yaşanırsa o zaman ciddi bir sorun var demektir. Bence bu yanlış bakış tarzı Müslümanlar arasında yaygın ve onların psikolojisine işlemiş durumda. Müslüman toplumlara baktığımızda bu yanlış anlamanın eserlerini görüyoruz. Dünyayı ihmal neticesi batı toplumlarından geri kaldılar ve onların her yönden kölesi durumuna geldiler. Müslüman zâhid olmalı ama bu mantıkta değil. Müslüman’ın zühd anlayışı, dünyayı terk ederek değil dünyaya gerektiği kadar değer vermeyi bilerek olmalı. Buna ben “zühd psikolojisi” diyorum. Müslüman dünya nimetleri içinde olduğu halde psikolojisi zâhidane olmalı. El kârda gönül yârda misali… Hani çarşıda bir kuyumcu genç altınları sayarken yanından maneviyat büyüklerinden biri geçiyor. Kuyumcuya bakıp hâline acıyor. İçinden diyor ki: ”Yazık! Boğazına kadar dünyaya batmış bir genç.” Sonra, şunun bir de kalbine bakayım diyor. Kalbine keşfen nazar edince eliyle her altın sayışında kalbiyle de Allah’ı (c.c.) zikrettiğini görüp hayretler içinde kalıyor. Sonra şu veciz sözü söylüyor: “El kârda gönül yârda.” Yani eli ticarette ama gönlü sevgili Rabbi ile meşgul... İşte bizlerin zâhidlik anlayışı bu genç gibi olmalı. Şu ayetler de bu gerçeği ifade etmiyor mu?
“Allah’ın (c.c.) sana verdiği şeylerde âhiret yurdunu ara. Dünyadan da nasibini unutma...” (Kasas, 28/77)
Bu ayetten anlıyoruz ki dünyadan da faydalanacağız dünya nimetlerinden de istifade edeceğiz. Helal dairesinde dünya nimetlerinden istifade edeceğiz ki âhiret nimetlerine karşı bizde bir iştiyak oluşsun. Cenneti ve cennet nimetlerini de isteyebilelim.
Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyuruyor: “İnsan yaşlandıkça iki şeyi gençleşir; uzun yaşama arzusu ve mal sevgisi.” (Buhari) Bu hadis-i şerif, mal sevgisi ve uzun yaşama arzusu fıtratta var diyor. Bununla ilgili ayet de çok… Anlaşılıyor ki bu sevgiler kötü değil ama bu sevgileri amaç edinirsen sapıtırsın. Büyükler, yok saymayalım ama araç gibi görelim demişler. “... Rabbena âtina fiddünya haseneten ve fil âhireti haseneten ve gınâ azâbennâr.” (Bakara, 2/201) Bu ayetin manası şudur: “...Rabbimiz! Bize dünyada da iyilik ver âhirette de iyilik ver. Bizi cehennem azabından koru.” Her namazda dua olarak okuduğumuz bu ayette dünyada iyilik isteyin diyor. Demek ki nimetler güzel, sadece vermen gerektiği kadar değer vereceksin. Âhirete göre değer vereceksin, kâr zarar bu durumda bu psikoloji bizim için elzem oluyor. O sebeple zühd psikolojisini bilgiden bilinç hâline getirmeye çalışmalı ve sık sık bu sohbeti birbirimize hatırlatarak bu hâli ölene kadar korumaya çalışmalıyız. Üstad Bediüzzaman da talebelerine “zühd” gibi önemli olan “ihlâs” risalesini sık sık okumalarını tavsiye edermiş. Çünkü ihlâs da her zaman diri tutulması gereken ve kolayca kirlenip bozulabilen bir duygudur. Zühd de aynen ihlâs gibidir.
“Allah’ın (cc) sana verdiği şeylerde âhiret yurdunu ara. Dünyadan da nasibini unutma...” (Kasas, 28/77) ayetine şöyle bir mana da verebiliriz: Âhirete dünyadan daha fazla değer verin. Öyle değer verin ki dostlarınız sizi uyarsınlar “Kendini bu kadar heder etme dünyadan nasibini unutma.” desinler. Böyle olmazsa Tevbe sûresi yirmi dördüncü ayetteki psikolojiyi nasıl yakalayacağız. Bu ayet ne diyordu? “De ki: Eğer babalarınız oğullarınız kardeşleriniz eşleriniz hısım akrabanız kazandığınız mallar kesada uğramasından korktuğunuz ticaret ve beğendiğiniz meskenler, size Allah’tan (c.c.) peygamberinden ve onun yolunda cihattan daha sevgili ise artık Allah’ın (cc) emri gelinceye kadar bekleyin! Allah (c.c.) fasıklar topluluğunu doğru yola erdirmez.” (Tevbe, 9/24)
Dünya sevgisinin fıtrattan oluşu nedeniyle insanı her zaman kendine çeker. Dolayısıyla insan ne kadar mücadele etse de tekrar bu mal sevgisi ve yaşama arzusu onu kendine çekerek kolayca insandaki zühd psikolojini bozar. Zühd hayatı değil zühd psikolojisini öğrenmeli ve sonra da onu bilinç hâline getirmeliyiz. Zira bu “çekmeden kurtuluş” bilgi ile olmaz bilinçle olur. Öğretimde bilgi verilir dimağa yerleşir. Eğitimde ise nefse yerleşir. Cerrahlık gibi, kitaptan okumakla cerrah olunmaz. Karate eğitimi gibi, şoförlük eğitimi gibi misalleri çoğaltmak mümkün. Zühd psikolojisini tabiat hâline getirirsen istikamet üzere gidiyorsun demektir. Bu sebeple sadece bilgi değil bilinç seviyesinde bu psikolojiyi kazanmalıyız. Evet, netice olarak anladığımız o ki kısaca zühd psikolojisi; dünyanın geçici, âhiretin kalıcı olduğu ve dünyanın imtihan formatında yaratıldığı bilgi ve bilinciyle sevgilerimize ince bir ayar yapmaktır.” diyor.
Böyle güzel ölçülere sahip değilseniz, dünya-âhiret dengesinde “ayrık bir beyne” sahip olursunuz ve bu durum tüm inanç hayatınızı ve düşünme estetiğinizi, hiçbir zaman göz ardı etmemeniz gereken kalp hayatınızı etkiler. Amaç, arabayı hızlı sürmek değil, huzur ve selametle eve varabilmek olmalı…
