Dünya Hayatı: Bir Geçiş Süreci ve Tekâmül Okuludur / Şenel İlhan Beyefendi’nin Sohbetinden

Bundan önceki sohbetimizde zühd hayatını anlatıp onun İslami yaşantımızdaki olmazsa olmaz öneminden bahsetmiştik. O sohbette üzerine ısrarla vurgulamıştık ki bizi aklen zahit olmaya zorlayan neden, dünyanın geçici bir yurt olup sadece bir imtihan yeri olmasıdır.
Yine aynı mantık çerçevesinde, imtihanın amacından, yani bu imtihan ile Rabbimizin muradından, bize ne kazandırmak istediğinden ve bu duyguyla yaşamanın, mihnet ve meşakkat yurdu olan dünya hayatında bize kazandıracağı huzur ve psikolojik dayanıklılıktan bahsedeceğiz.
Müslümanlar olarak biliyoruz ki Kur’an-ı Kerim ve hadis-i şeriflerin haber verdiği şekliyle dünya hayatı, bir varış noktası değil, bir geçiş sürecidir. İşte bu gerçeği idrak ederek hayata bakabilmek; insanı mutsuz eden her türlü acı, keder, hastalık ve ölüm gibi olumsuzluklara karşı en güçlü ilaçtır.
Maalesef dünya ile ilgili beklentilerimizin, dünyanın yaratılış gerçeğiyle uyum içerisinde olmaması, insanoğlunun bu yaşam içindeki en büyük handikabıdır. Açıkçası dünya bir cennet değildir. İnsanoğlunun en büyük yanılgılarından biri, geçici olan bir mekânda kalıcı bir huzur ve eksiksiz bir mutluluk aramaktır. Hâlbuki apaçık ayet-i kerime ve hadis-i şeriflere göre dünya, imtihan yurdudur. Bu temel gerçeği göz ardı ederek dünyayı salt “yaşama yeri” gibi algılamak, kaçınılmaz bir hayal kırıklığıyla birlikte; beklentileri karşılanmayan insanların şiddetli bunalım ve stres yaşamalarına, hatta zamanla -Allah muhafaza buyursun- isyana düşmelerine bile neden olmaktadır.
Kesinlikle bilmeliyiz ki yaratılışımızın asıl gayesi sınanmaktır ve bu gerçeği bilginin ötesinde bir şuur, bir bilinç haline getirmemiz şarttır. Hayat ve ölüm rastgele bir döngü değil; bir arınma, temizlenme ve tekâmül sürecidir. Nitekim Mülk Suresi’nde bu durum net bir şekilde şöyle ifade edilir:
“O, hanginizin daha güzel amel yapacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratandır.” (Mülk Suresi, 67/2)
Bu ayet açıkça belirtir ki hayat; konfor için değil, öncelikli olarak olgun bir iman ile bağlantılı, güzel bir ahlak inşası için tasarlanmıştır. İnsan, bir sınav salonunda ne kadar rahat edebilirse, dünyada da o kadar “rahat” olmayı beklemelidir.
Ayrıca şu gerçek de var ki bu dünya imtihanının asıl amacı insana anlamsızca acı çektirmek değil, onda saklı olan manevi yetenekleri bir tekâmül süreciyle açığa çıkarma ameliyesidir. İslam inancına göre insan, sadece et ve kemikten ibaret biyolojik bir varlık değil; kendisinde madde ile mananın birleştiği muazzam bir projedir. Tin Suresi’nde geçen “Biz insanı en güzel biçimde (ahsen-i takvîm) yarattık” ifadesi, sadece fiziksel güzelliği değil, meleklerin bile üzerine çıkabilecek bir kabiliyeti ifade eder.
Eğer bir insan aklını doğru kullanırsa bilir ki dünya imtihanı dediğimiz bu sürecin zirve noktası, sonsuz bir hayatta daimi bir şeref olan “insan-ı kâmil” makamıdır. Kur’an-ı Kerim’de Allah (c.c.), Hz. Adem’in yaratılışını anlatırken şöyle buyurur:
“Onu şekillendirip içine ruhumdan üflediğim zaman...” (Hicr Suresi, 15/29)
Bu “üfleme”, insanın özünde Allah’tan bir nur taşıdığı anlamına gelir. Bu yüzden insan; yeryüzünde Allah’ın sıfatlarını cüz’i de olsa yansıtabilen tek canlı varlıktır. Pek çok âlim, insanın “Zübde-i Âlem” (Âlemin Özeti) olduğunu söyler. Kâinatta ne varsa, insanda bir karşılığı vardır. 99 Esma-ül Hüsna’nın tamamının tecelli ettiği tek varlık insandır. Örneğin insan; merhametiyle er-Rahmân ismini, adaletiyle el-Adl ismini, bilgisiyle el-Alîm ismini yansıtan bir ayna gibidir.
İnsanoğlu ayrıca bir de “Hilafet Sırrı” taşır:
“Hani Rabbin meleklere, ‘Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım’ demişti.” (Bakara Suresi, 2/30)
Âlimlerin tefsirine göre bu halifelik; Allah adına yeryüzünü imar etme, adaleti sağlama ve eşyanın hakikatini anlama yetkisidir. Bu nedenle bir insan asla kendini küçük görmemeli, Allah’ın kendisine verdiği değerin farkında olmalıdır. İnsanın asıl cevheri, kömür madeni içindeki gizli elmas gibidir. Sınav, o kömürün içinden elması çıkarma sürecidir.
Netice olarak insan; kendisine bahşedilen bu şereflerin farkındalığıyla yaşarsa, imtihanın sıkıntıları onun için kolaylaşacaktır. Yaşadığı tüm dertleri, bir hastanın sağlığına kavuşması için içtiği ilaçlar gibi değerlendirebilme marifetini elde edecektir.
Dünyadaki sınav sadece acı ve yoklukla olmaz; zenginlik, şöhret, makam, eş ve çocuklar da birer sınavdır. Ancak insan, doğası gereği zorluklara karşı daha dayanaksızdır. Bakara Suresi, hayatın kesintisiz bir “mutluluk tablosu” olmadığını şöyle ifade eder:
“Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla; mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle sınayacağız. Sabredenleri müjdele!” (Bakara Suresi, 2/155)
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ise müminlerin dünyaya bakışını şu meşhur hadisiyle özetler:
“Dünya müminin zindanı, kâfirin ise cennetidir.” (Müslim, Zühd 1)
Bu hadis, dünyanın kötü olduğu anlamına gelmez. Aksine, müminin ahirette beklediği sonsuz nimetlerin yanında dünyanın en lüks hayatının bile bir “zindan” kadar dar ve kısıtlı kalacağını anlatır. İnsan, dünyanın, bir ağaç altında dinlenen yolcu misali, bir gölgelik olduğunu kabul ettiğinde beklentilerini minimize eder. Beklenti azaldıkça imtihanın yükü hafifler, huzur başlar.
Bir çocuk düşünün; hedefine doktor olmayı koymuş. Doktor olmak kolay değil; dersleri ağır; bunun için gece gündüz çalışıyor; uykusundan, gezmesinden taviz veriyor. Taviz verdiği şeylerin hepsi hayatındaki kıymetli şeyler; ama aklını kullanıp daha kıymetli olan doktor olmayı, onun prestij ve maddi rahatlığında bir ömür sürmeyi tercih etmiş. Burada zevklerinin tamamından vazgeçmesi de gerekmiyor. Bir ömre göre çok daha kısa olan eğitim sürecinde rahatından biraz taviz vermesi, amacına ulaşmak için yetiyor.
İşte tam da “zühd psikolojisi” ile anlatmak istediğimiz budur. Rabbimiz de ahireti kazanmak için dünya zevklerinden tamamen vazgeçin demiyor; ama ahiret hayatının daha güzel ve daha kalıcı olduğunu belirterek onun için çalışıp gayret etmemizi istiyor.
Mesela, “Bu anlamda neler yapılabilir?” derseniz; büyük günahlardan kaçabilir, farz olan ibadetlerimizi yapabiliriz. Bunlar için zaman ayırmak, dünya konforundan tamamen vazgeçmek anlamına gelmiyor. Özellikle namazlarımızı ihmal etmesek, bir de namazda huşûya dikkat etsek; hayatımızda çok olumlu değişiklikler olabilir.
“Bununla nasıl bir mesaj vermek istiyorum?” derseniz; Rabbim senin bu güzel niyetine bakarak sana rahmetinden birtakım sıkıntılar, musibetler verir ki bunlar; doktorun hastasına verdiği ilaç kabilinden şeylerdir. Doktorun amacı şifa vermek olduğu gibi, Allah’ın amacı da aynı şekilde senin manevi hastalıklardan arınman ve ahirette yüksek makamlar kazanmandır.
Kur’an-ı Kerim ve hadis-i şeriflere göre başa gelen musibetin iki yönlü faydası olur: Günahların varsa onlara kefaret olup seni arındırır; günahların yoksa ahirette sana makam olur. Yani her iki türlü de kul için bir ikram ve bir rahmet tecellisidir. Açıkçası bir kulun ibadeti sadece namaz kılmak, oruç tutmak, Kur’an okumak veya zikir yapmak değildir. Başa gelen bela ve musibetlerde Allah’tan razı olup sabretmek de ibadettir; hem de çok büyük bir ibadet!
Evet, bu önemli mesajı tekrar vurgulayalım: Kendi başımıza gelenlere veya sevdiklerimizin başına gelen hastalıklara ve sıkıntılara sabretmek; insana tıpkı oruç tutmak, namaz kılmak gibi sevap kazandırır. Mesela yaşlı annen, baban veya hasta yakınların var ve bu durum seni eve bağlıyor, hayatına bir kısıtlama getiriyor; istediğin gibi gezemiyor, sevdiğin işleri yapamıyorsun. Bu kısıtlamaları ve meşakkatleri hayatının boşa geçmiş, heder olmuş zamanları gibi görme! Onları birer ibadet gibi gör ki; bunların hepsi belki senin diğer ibadetlerinden daha fazla Allah katında bir değer ifade ediyordur.
Zira Allah, musibetlere sabredenlere mükâfatlarını “hesapsız” vereceğini müjdeliyor. Said Nursi de bu konuya temas ederek, musibete sabrın bir dakikasının bazen bin yıllık nafile ibadetten üstün olabileceğini söylüyor. Sırf bu sebepten Hz. Ali Efendimiz de Allah’tan musibet istermiş; ama Allah Resulü onu ikaz edip bunu yasaklamış. Zira imtihan sorularını insan kendisi hazırlayamaz. Bize uygun olanı, bizi bizden iyi bilen Rabbimiz bilir; ilaçları da gerektiğinde O verir. Kendi isteğimizle musibet veya bela istemek doğru değildir.
Bütün bu hikmetli gerçekleri bilerek, dünya hayatında bize göre “ters giden” şeyleri bu mantıkla değerlendirmek gerekiyor. Açıkçası Rabbimiz bize, bizim kısıtlı zihnimize göre “ideal” olanı değil; imtihanımıza en uygun olan anne, baba, akraba, eş ve çocukları veriyor. O’nun işleri akıl almaz hikmetler içerir. Aklın ermiyorsa teslim olacaksın ki bu da aklın bir gereğidir.
İşte bu nedenle hayatı; bir ibadet ve ahireti kazanma yeri olarak algılayan, hayattaki her tür olumsuzluğu bir çeşit imtihan, eğitim ve hatta “ibadet” olarak gören kişi, bu günleri huzurla atlatır. Kendinin veya sevdiklerinin başına gelen her türlü dert ve hastalığı; namaz gibi, oruç gibi, cihat gibi bir ibadet olarak kabul eder. Böylece hayatını dertlerle heder olmuş gibi görmek yerine, dertlerini ibadete dönüştürmüş olmanın verdiği iç huzurla yaşar. Bu inançla, her türlü olumsuzluğa rağmen çok mutlu ve çok güçlüdür. En önemlisi de yüce Allah’a dost, sevgili ve bahtiyar bir kuldur.
Allah’a (c.c.) emanet olun.