Suikast da İftira da İslam’adır!

Yeryüzü Hz. Peygamberle (s.a.v.) şereflendiğinden beri yapılan suikastlar da iftiralar da İslâm’a yöneliktir. İnsanların tepkisel zihinleri, “burun otu” tarzı kibirleri, adeta tanrılık iddiasında benlik ve varlık duyguları, başkalarını riyakârca kandırdıkları sosyal statüleri, devşirdikleri sahte kimlikler, özlerindeki vicdan ve hakikat duygusundan geriye hiçbir şey bırakmamış, adeta içi boşaltılmış “bidon bedenlere” dönmüşler. Üzeri örtülmüş sevgi duyguları, insanı katı, duygusuz, vahşi ve sinsi yaratıklara çevirmiş… İçimi dışıma çıkardığım bu satırlarda benim de farkım, eleştirdiğim her şeyle mücadele etmeye çalışan bir yerde duruyor olmak… Kendimizin bir nesil öncesiyle aramızdaki fark, bizleri daha nitelikli kılmadı. Her geçen gün anbean kayıplarımız oldu, hatta geleneğin kırıntılarıyla idare ettik. Farkında olmadan bazen şerefimizden, bazen izzetimizden, bazen hayâmızdan, bazen de vicdanımızdan olduk. Hz. Peygamber’in (s.a.v.) verdiği mücadelenin kıymetini bugün insan çok daha iyi anlıyor. Kendi dinini terk ederek İslâm’ı seçen Batılı bir kadınla yapılan röportajda Hz. Muhammed (s.a.v.) hakkında ne düşündüğünü sordular. Uzun bir sessizlikten sonra, ağlayarak “O, bizim için çok şey yaptı.” demişti. Çünkü neleri kaybettiğini bilen, neler kazandığını da bilir. Röportaj boyunca zaten duygularında, düşüncelerinde ve davranışlarındaki değişimi anlatmıştı. Hz. Peygamber (s.a.v.) kendi döneminde İslâm’ı kabulle şereflenenlere “arkadaşlarım” demişti. Ahir zamandaki icabet ehline de “kardeşlerim” diyerek ahir zaman ümmetini şereflendirdi. Hz. Peygamber’in (s.a.v.) “Size on şey emredildi, birini terk ederseniz helak olursunuz. Öyle bir zaman gelecek ki, o on şeyden birini yerine getirenler kurtuluşa ererler.” (Ramûzu’l-Ehadis s. 136, 1753) buyurduğu ve âlimlerin ittifakıyla o on şeyden birinin “iman” olduğu zaman dilimine çoktan girmiş bulunmaktayız. Ümit sohbetleri bizim için her zaman önemli olmuştur. Ümitsiz yaşanmaz; İslâm’ın ümitsizlik adına insana önerdiği bir şey yoktur. Tam tersi ümit ile korku arasında olmamız emredilmiş ve “Allah’ın mekrinden sakının” (A’râf, 7/99) denilmiştir. Öyle bir zamandayız ki küçük sandığımız ameller Allah (c.c.) katında çok kıymetli. Üstelik bunlar teferruat değil, İslâm’ın ana umdeleridir. Bunlardan geri durmak zaten “fasıklık” sayılıyor. Aidiyet duygusu çok kıymetli. Bizim için kimlik, kişilik demek. Hz. Peygamber’in (s.a.v.) şefaatinin “büyük günahkârlara olduğu” göz önünde bulundurulursa, bir Peygamber (s.a.v.) merhametinin ne anlama geldiği çok iyi anlaşılır. “Sizin acı çekmeniz ona çok ağır gelir” (Tevbe, 9/128) mealindeki ayet de gösteriyor ki, Hz. Peygamber (s.a.v.) çok merhametlidir. Çünkü o, Allah’ın ahlakıyla ahlaklanmış ve “habibim” (dostum) hitabıyla şereflenmiştir. Allah (c.c.) da Kur’an’da kullarını cennete davet ediyor. Üç günlük bile olmayan bir dünyada “takla atmaya” gerek yok. Üstelik İslâm’da “tevbe” müessesesi var ve iki vakit arasında yapılan tevbelerle insanın küçük günahları, haftada bir yapılan tevbelerle dahi hataları affediliyor. Bu muhasebe kültürü, kalbi Rabb’ine bağlı bir kul olma anlamında Müslüman’ı dinç ve diri tutuyor.
Yahudiler, Ahbar sınıfıyla kendilerine gelen Tevrat ayetlerini çarpıtmış ve milli bir din uydurarak kendilerine gönderilen peygamberleri katletmişler. Hristiyanlar ise teslis inancıyla Hz. İsa’ya “Allah’ın oğlu” diyerek tevhid inancını baltalamışlardır. Aynı şekilde Yahudiler, başka peygamberler üzerinden aynı hataya düşmüşlerdir. Oysa bizler ırkçılık dahil her fitne ve desiseye karşı çıkan, Selman-ı Farisî’nin (r.a.) deyimiyle “İslâm’ın çocuklarıyız.”
Böyle bir zamanda “armudun sapı, üzümün çöpü” basitliğinde ve sadece kafa karışıklığından, ilimsizlikten, cehaletten kaynaklanan yaklaşımlarla, insanın imanından olması, manevi kârını bilmemek ve kendini, gereksiz bir nefsaniyetle ebedi hayatta riske atmaktan başka bir sonuca götürmüyor. İnsanın zihnindeki vesveseler, olsa olsa imanının delili olur. Önemli olan şeytana ve nefse uymamaktır; Allah’ın rahmeti ve azameti, peygamberin yüksek ahlâkı yanında bu gelgitlerin hiçbir önemi olmadığını bilmektir. Günahı küçük görmemek kaydıyla dağlar kadar günahın su köpüğü gibi eriyeceğini bilmeliyiz; İslâm ve imana dair aidiyetlerimizi gün be gün pekiştirmeli, büyük adımlarla büyük davaya talip olduğumuzu göstermeliyiz.
İslâm’a yönelik iftiralara kulak asmak kıyısından köşesinden “hak vermek” anlamına geliyorsa, bu iftiralarda bir “taraf sorunu” oluşmaya başlamışsa kendi değerlerimizin değerini bilmekte bir zaaf oluşmuş demektir. “Sahte bayrak” operasyonlarına yenik düştüğümüzde yalnızca müminlerin birliğini ve beraberliğini zedeleriz; “bir evin tuğlaları” gibi olmaktan uzaklaşırız. Dünya kadar derdimiz varken “birbirimizin derdiyle dertlenmek” yerine şeytanın tellalı, küfrün oyuncağı, zalimin ortağı oluruz. Oysa Allahu Teâlâ “İzzet ve şeref Allah’ın, Peygamberin ve müminlerindir” (Münâfikûn, 63/8) buyurarak iman davasının müdavimlerinin ve müdafilerinin durduğu yeri bize anlatıyor. Bu zamanda “Rabbim, kalbimi dinin üzere sabit kıl” (Tirmizî Deavât 124) diye dua ederek, deccaliyet asrının fitne ve fesadına bulaşmadan, sahte medeniyet algılarına itibar etmeden, kendi değerlerimizin gerçek anlamda farkında olarak sahih yolumuza devam etmemiz gerekmektedir. Hüsn-i hâtime dediğimiz “iyi son” acaba kaçımıza nasip oluyor, hiç düşündük mü? Her şeyde matematiksel kesinlik arayan garantici tavrımız, bu konuda da devreye girerse acaba durumumuz nedir, hiç düşündük mü? Kur’an kadar her şeyi açıklayan sahih bir kitap, Resulullah’ın (s.a.v.) hayatı kadar her şeyiyle gözler önünde olan bir nebî gördünüz mü? Artık, karşımızda dediğimiz pek çok küfür kalesi Allah’ın yardımıyla yıkılırken, Müslümanların çaresizliği zulme dönmüş ve bizler “karşımızda gördüğümüz insanlar tarafından savunularak” hak iddia eder hâle düşmüşken, nasıl bir oyunla karşı karşıya olduğumuzu fark edememek ne acı… Başkalarının oyun kurmasına gerek kalmamış, çünkü kendi durumumuz ortada… Necip Fazıl’ın deyimiyle “Güneşi ceketinin cebinde kaybeden marka Müslümanları”na dönmüşüz. Durumumuz ne Hudeybiye Antlaşması’na ne Uhud okçularına ne de o dönemin zafer kazanan mümtaz savaşçılarına benziyor. Biz kimiz, Allah aşkına?! Manen iflas etmiş insanlar topluluğu muyuz? Böyle bir ortamda kim ki hakikati haykırıyor; orada hakkı sahibine teslim edip, desteklemek gerekiyor. Hepimizin birleşeceği ana caddeleri oluşturmamız gerekiyor. Değer takdir duygumuzun, adalet duygumuzun ve merhametimizin hayata yansıyıp, hakperestliğin, yüce bir himmet sahibi olmanın, feraset ve basiretle hareket etmenin zamanı gelmedi mi?
Siz, başkalarının attığı iftiralara muhatapsınız… Ama onlar gibi düşünüp, onlar gibi yaşayarak… Bir hakikat eri ortaya çıksa, belki de o sesi bastıracak ilk insanlar siz olabilirsiniz… İslâm’ın mum alevine tahammül edemeyen, zaten ışığını söndürmeye adaydır. Ama şunu unutmayalım; “Allah nurunu tamamlayacaktır.” (Saff,61/8) Hz. Peygamber’in (s.a.v.) “İman Süreyya yıldızında olsa alıp getirirler” (Buhârî, Tefsir 62/1) dediği müminler nerede? Bizler görevlerimizi yapmazsak Allah (c.c.) bu görevleri yapacakları getireceğini vadediyor zaten.
Ne dersiniz? “Anam babam sana feda olsun…” diyecek kadar göreve hazır mısınız, yoksa bireysel âbidliğinizle cennette bir yer aramaya devam mı edeceksiniz? Ne de olsa herkesin kendinden menkul bir mâneviyatı var… Eğer öyleyse şunu da unutmayalım: “Ebrarın sevabı, mukarrebûnun günahıdır” demişler… Allah (c.c.) insanı affeder; ama razı olması ayrı bir şeydir. Herkesin imtihanı da birbirinden farklıdır. Zamanında Hz. Peygamber’e “deli”, “yalancı”, “büyülü” diyen insanlarla aynı saflarda durmayalım.
Ebrâr nerede, mukarrebûn nerede?!