Savrulan Yaprak Olma!

Tarihin sarkacı bir kez daha ağır ve sancılı bir şekilde salınıyor. Bugün İran, İsrail ve Amerika üçgeninde tırmanan gerilim, küresel siyasetin sıradan bir hamlesi değil; aksine, İbn Haldun’un asırlar önce teşhis ettiği medeniyetler arası o kadim çarpışmanın güncel tezahürüdür. Dünyanın içine çekildiği bu şiddet ve kaos sarmalına bakan bir İslam genci olayları salt haber bültenlerinin yüzeysel akışıyla değerlendirmemeli. “Oklar neyi gösteriyor?” sorusu, aslında gücün ve niyetin hangi amaca kilitlendiğini sormaktır. Şöyle bir bakalım, modern dünyanın üzerimize boca ettiği sahte hümanizm, bizlere her türlü çatışmanın mutlak bir kötülük olduğunu anlatmaya çalışıyor. Aliya İzzetbegoviç’in “Savaş ölünce değil, düşmana benzeyince kaybedilir” sözü, gerçekten bu illüzyonu paramparça eder. İşgalin ve sömürünün sistematik olarak kurumsallaştığı düzende savaşı reddetmek, zalimin merhametine sığınmaktan başka bir şey değildir. Zalimle yapılan barış olacak savaşı sadece erteler. Gerektiğinde savaşmak, mazlumun hakkını gasp edenlere gereken bedeli ödetmek, ilahi adaletin yeryüzündeki tesisidir. Zira bizler çok iyi biliyoruz ki Allah yeryüzündeki her şeyi, en gizli niyetleri, kapalı kapılar ardında kurulan tuzakları ve dökülen her damla kanı eksiksiz bir biçimde görür. Bu ilahi gözetim bizi pasifize etmez; aksine tarihin öznesi olma sorumluluğunu omuzlarımıza yükler. Bu sorumluluk, salt kılıçla veya tüfekle kuşanılan bir meydan okumanın çok ötesindedir. Farabi, erdemli bir toplumun inşasında aklın, bilimin ve ahlakın eşgüdümlü çalışması gerektiğini savunurken aslında bugünün mücadelesine de ışık tutuyordu.
Değerli okurlar, küresel emperyalizme karşı verilecek en büyük savaş, düşmanın imkânlarından daha üstün bir donanıma sahip olmaktır. Bugün okların yönünü değiştirecek şey güçtür. Gücü yalnızca şarjörlere basılmış mermilerden ibaret sanmayalım. Neden olmasın? Belki de bir fabrikada işlenen çelik, laboratuvarda sentezlenen kimyasallar ya da hakikati anlatan bir dergi sayfası, bir sinema perdesinde tecelli eden irade, bugün birçok silahtan daha güçlüdür. Peki neden? Hiçbir ticari veya sınai yapı, sadece dünyevi bir kâr maksimizasyonu için var olmaz, olamaz. Asıl gaye; o gücü ve kazancı Allah’ın dinini ve davasını daha gür bir sedayla anlatabilmek için seferber etmektir. Dünyevi gibi görünen her üretim ve hamle, şayet ilahi bir hedefe kilitlenmişse, o zaman gerçek bir direnişin parçası olur. Selahaddin Eyyubi’nin “Dostlarıyla uğraşanlar düşmanlarıyla savaşamazlar” ihtarı, bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz o sarsılmaz İslam birliği mefhumunun temel taşıdır. Bizler enerjimizi bilime, üretime, sanata ve topyekûn bir güçlenmeye harcayarak bu birliği tesis etmek için harcamalıyız; iç çekişmelere değil. Bu inanışla yaşamın ve ölümün anlamı, materyalist dünyanın dar kalıplarından çıkarak ulvi bir boyuta taşınır. Hakikat uğruna verilen her nefes ve atılan her adım; basit zihinlerin asla kavrayamayacağı fedakârlık şuuruyla beslenir. İnsanın, dünyadaki varoluş gayesini idrak ettiği o noktada ölüm bir son olmaktan çıkıp sonsuzluğa atılan onurlu bir adım haline gelir. Şunu hiçbir zaman aklımızdan çıkarmamalıyız; şehadet kör bir kurşunun üzerine yazılmamıştır, mutlaka bir mukadderatı vardır. O mukadderat; hayatını Allah yolunda heder eden, insanoğluyla adaleti tanıştırmak ömrünü vakfeden bir ruhun, zamanı geldiğinde ilahi nizamda aldığı o en yüce nişandır. Netice-i kelâm: Yıkımın ve kaosun küresel bir sarmal halinde üzerimize geldiği bu çağda, umutsuzluğa ya da eylemsizliğe kapılmak bir İslam gencinin lügatinde asla yer bulamaz. Resulullah’ın (s.a.v.) “Kıyamet kopuyor olsa bile elinizdeki fidanı dikin.” buyurması muazzam bir direnç hattıdır. İşte bu şuurla son ana kadar çalışmaya, öğrenmeye ve üretmeye gayret etmeli; bayrağa, vatana ve İslam’a mutlak bir fayda sunmalıyız.
Ve en nihayetinde, zihinlerimizi esir almak isteyen emperyalist tahakküme karşı, icap ettiğinde gözümüzü kırpmadan, ölümüne mücadele etmeliyiz. Çünkü yaşamak da gerektiğinde can vermek de ancak bu kutlu ve sarsılmaz gaye etrafında kenetlendiğinde gerçek manasına kavuşur. Bu yüzden ey kardeşim! Dünyanın bu kaotik sarmalında savrulan bir yaprak olma! Ürettiğiyle, düşündüğüyle, inancıyla ve gerektiğinde ödediği bedelle tarihi yeniden yazacak olan o güçlü ve zeki iradenin ta kendisi ol.