Bilimsel ve Felsefi Açıdan Yaratılış Gerçeği: Evrim Aldatmacası ve Tekâmülün Hakikati / Şenel İlhan Beyefendi’nin Sohbetinden

KÜRESEL GÜÇLERİN KAVRAMSAL DAYATMALARI VE TEK TİPLEŞTİRME PROJESİ
Bugün dünyada insanlığı tek bir dine, tek bir cinsiyete, kısacası tek bir kalıba sokmaya çalışan küresel bir irade mevcuttur. Bu irade, insanı fıtratından koparmak ve modern bir köle hâline getirmek için elindeki tüm enstrümanları seferber etmektedir. Bu argüman kılığındaki enstrümanların en başında ise bilimsel bir gerçeklik gibi sunulan, ancak dogmatik bir inançtan öteye geçmeyen Darwinist evrim teorisi gelmektedir. Bu teorileri okurken ve incelerken zihnî bir teyakkuz hâlinde olmak, söylenenlerin koca bir yalandan ibaret olduğunu bilerek okumak gerekir. Çünkü karşımızdaki sistem, saf bir bilgi arayışı değil, kavram karmaşasıyla yürütülen sistemli bir dayatmadır.
Kavramsal karmaşa, bu oyunun en büyük silahıdır. İngilizcede evolution, Türkçede evrim, Arapçada ise tatavvur veya tekâmül kelimeleri üzerinden bir algı yönetimi yapılmaktadır. Bizim inandığımız ve kâinatta cari olan kanun tekâmüldür. Tekâmül, bir şeyin kendi potansiyeli içinde mükemmelleşmesi, olgunlaşmasıdır; yani bir çekirdeğin ağaç olması, bir bebeğin yetişkin bir insan hâline gelmesidir. Evrimciler ise kâinattaki bu açık ve ilahi “tekâmül” kanununu alıp, kendi batıl iddiaları olan “tatavvur”, yani bir türün başka bir türe dönüşmesi iddiasını gizlemek için kullanmaktadırlar. Bizim savunduğumuz hakikati, kelime oyunlarıyla kendi teorilerine alet etmektedirler.
BİYOLOJİK ÇIKMAZLAR, FİLOGENİ VE EPİGENETİK GERÇEKLİĞİ
Evrim teorisi, canlılığın başlangıcını ve gelişimini “tedricenlik” (yavaş yavaş, kademeli değişim) mantığıyla açıklamaya çalışır. Onların iddiasına göre ilk canlı hücre rastlantısal olarak ilkel çorbada, amino asitlerin ve proteinlerin bir araya gelmesiyle oluşmuştur. Ancak bilimsel açıdan en büyük açmazları tam da bu ilk noktada başlar: İlk canlı hücreyi ve hayatın başlangıcını asla açıklayamazlar. “Nasıl olmuşsa olmuş” deyip bu devasa boşluğun üzerinden atlayarak teoriyi devam ettirirler.
Filogeni ve Yakınsak Evrim Çelişkisi
Son 40–50 yıldır biyoloji dünyası, canlılar arasında ortak bir soyağacı (filogeni) kurmak ve akrabalık bağlarını kanıtlamak için beyhude bir çaba içindedir. Yarım asırlık ısrarlı çalışmalara rağmen bu iddialarını ispatlayamadılar ve sonunda bilimsel olarak iflas ettiklerini zımnen kabul etmek zorunda kaldılar. Bir balıktan yola çıkıp dinozora, tavuğun diş yapısından yola çıkıp kartala uzanan hayalî soyağaçları artık inandırıcılığını yitirmiştir.
Bu başarısızlığın ardından ortaya atılan “yakınsak evrim” (convergent evolution) modeli ise çelişkinin zirvesidir. Birbirinden genetik ve evrimsel olarak tamamen uzak türlerin birbirine benzeyen organlara sahip olmasını bu modelle açıklamaya çalışırlar. Örneğin, sineğin de kanadı var, yarasanın da kanadı var. Evrimsel soyağacına göre bu iki canlı tamamen farklı kollardadır, ama ikisinde de kanat vardır ve yine bu kanatlar aynı mantıkta oluşmuştur. Bu durumu “çevre şartları öyle gerektirdi, ikisi de kanat geliştirdi” diyerek geçiştirirler.
Bu mantığı bir örnekle çürütelim: Dünyanın bir ucunda bir grup işçi kendi başlarına bir şehir inşa etse; dünyanın diğer ucunda, onlardan tamamen habersiz başka bir işçi grubu da başka bir şehir inşa etse, bu iki şehrin sokak planlarının, mimarisinin ve binalarının birbirinin tıpatıp aynısı olması imkânsızdır. Kâinattaki bu muazzam benzerlikler, ortak bir atadan tesadüfen türemeyi değil, ortak bir Sanatkârın (Sani-i Zülcelâl’in) varlığını ve tek bir kaynaktan yaratıldıklarını gösterir.
Epigenetik: Gen Değişmeden Yaşanan Çeşitlilik
Bugün modern bilim, evrimi değil, epigenetiği konuşmaktadır. Epigenetik, “genetik üstü” anlamına gelir. Epigenetik; canlının mevcut DNA dizilimi, harf kodu değişmeden, çevresel faktörlerle genlerin işleyişinin değişmesidir. Buna varyasyon veya işlevsellik diyebiliriz.
Her canlı, âdeta devasa bir gen bankası gibidir. İnsan genomunda milyarlarca harf kodu vardır ve bu kodları ucu ucuna eklesek Dünya’dan Mars’a kadar uzanacak bir veri tabanından bahsediyoruz. Irmak kenarındaki bir ağacın yapraklarının, susuz yerdeki bir ağaca göre daha büyük olması genetik bir evrim değil, epigenetik bir açılımdır; yani gen bankasındaki mevcut potansiyelin çevreye göre aktif hâle gelmesidir. Hakiki bilim insanları artık açıkça söylemektedir: Evrim yoktur, epigenetik vardır. Genetik yapı kökten ortadan kaldırılmadıkça veya değiştirilmediği sürece, bir tür asla başka bir türe dönüşmez.
OLASILIK HESAPLARI, ENTROPİ VE MATEMATİKSEL İMKÂNSIZLIK
Evrimcilerin tesadüf iddialarını matematik ve fizik kuralları tamamen yerle bir etmektedir. Biyokimyada tek bir fonksiyonel protein molekülünün rastlantısal olarak meydana gelme ihtimali 10183’te birdir. Matematikte ise 1050’de bir ihtimal, “mutlak imkânsızlık” olarak kabul edilir.
Kıyas yapabilmeniz için şu evrensel sayıları göz önüne alalım:
Tüm evrendeki toplam atom sayısı yaklaşık olarak 1080’dir.
Evrenin saniye cinsinden yaşı yaklaşık 4,35 x 1017’dir.
Tüm evrendeki atom sayısı ve evrenin başlangıcından beri geçen süre bile tek bir proteinin şans eseri oluşması için gereken 10183 ihtimalinin yanına bile yaklaşamaz. Bu ihtimalin gerçekleşebileceğini savunmak için rasyonel aklı tamamen terk etmek, tabiri caizse deli olmak gerekir. İnsan genindeki milyarlarca kodun ve bu muazzam kompleks yapının tesadüfen dizildiğini iddia etmek, imkansızın da ötesinde bir hezeyandır.
Entropi ve Hudus Delili
Evrenin oluşumunu ve işleyişini maddeye dayandıran materyalist felsefe, Termodinamiğin İkinci Kanunu olan Entropi Yasası ile çökmektedir. Entropi, evrendeki düzensizliğin ve işe yaramayan enerjinin sürekli arttığını söyler. Kendi hâline bırakılan her şey bozulur, dağılır ve yok oluşa gider. Bu durum, İslam kelamındaki Hudus Delili ile doğrudan örtüşür. Hudus, “sonradan meydana gelme” demektir.
Evrendeki her bir hareket, bir davranış, bir öncekinin yok olmasıyla mümkündür. Zaman ve mekân sürekli bir akış hâlindedir; kâinat âdeta her an bir varmış, bir yokmuş gibi yeniden halk edilmektedir. Bu sürekli değişim ve sonradan olma durumu, evrenin ezeli olmadığını, başlangıcı ve sonu olan, bir “Var Ediciye” muhtaç olan bir yapı olduğunu kesin olarak kanıtlar.
KELAM VE FELSEFE AÇISINDAN NEDENSELLİK VE İNDİRGENEMEZ KOMPLEKSLİK
Evrim teorisinin ve materyalizmin tıkandığı bir diğer nokta, meşhur bilim insanı Michael Behe’nin ortaya koyduğu “İndirgenemez Komplekslik” kavramıdır. Bir sistemin çalışabilmesi için tüm parçalarının aynı anda ve eksiksiz olarak bulunması gerekir. Parçalardan biri bile eksik olsa sistem çalışmaz.
Evrimcilerin iddia ettiği gibi organlar yavaş yavaş, milyonlarca yılda gelişemez. Örneğin, protein olmadan DNA molekülü sentezlenemez, DNA olmadan da protein üretilemez. İkisinin de aynı anda, aynı saniyede var olması şarttır. Evrimciler, bu durum iddialarını kökten çürüttüğü için bu kavrama “çöp bilim” diyerek saldırdı. Çünkü işin içine bu komplekslik girdiğinde, bilime bir “Yaratıcı” koymak zorunda kalacaklarını biliyorlardı.
Aristo’nun 4 Nedeni ve Fail Neden Gerçeği
Felsefedeki nedensellik (illiyet) ilkesi dört temel neden üzerine oturur. Bir mermer heykel örneği üzerinden açıklayalım:
Maddi Neden: Heykelin yapıldığı mermer maddesi.
Şekilsel (Formel) Neden: Heykele verilen biçim, suret.
Gaye (Amaçsal) Neden: O heykelin yapılma amacı, sergilenme niyetidir. Kâinatın her yerinde bir gaye ve hikmet vardır.
Fail Neden: O heykeli yapan heykeltıraştır. Beşinci bir neden yoktur.
Hiçbir şey kendi kendine, faili olmadan meydana gelemez. Kâinatta bu kadar muazzam bir tasarım, şekil ve gaye varsa, aklıselim sahibi her insan bu sanata bakıp “La ilahe illallah Muhammedün Resulullah” demek zorundadır. Maddi ve şekilsel nedenleri görüp, asıl var edici olan Fail Neden’i ve niyet sahibi Gaye Neden’i inkâr etmek mantık dışıdır.
BİLİM MASKESİYLE YÜRÜTÜLEN EKONOMİK VE SİYASİ BİR ÇARK
Peki, bilimsel olarak bu kadar çürük olan bir teori neden hâlâ dünya çapında hararetle savunulmaktadır? Cevap bilimsel değil; siyasi, ekonomik ve ideolojiktir. Evrim savunucularının büyük bir kısmı aslında bu yalanlara kendileri de inanmamaktadır. Ancak ortada dönen devasa bir fon, akademik itibar ve kazanç kapısı vardır. Statükolarını ve maddi kazançlarını korumak adına bu yalan fikirleri gündemde tutmaktadırlar.
Aynı durum bugün modern dünyada eşcinsellik gibi sapkınlıkların “hastalık veya bozukluk olmadığı” yönündeki dayatmalarda da görülmektedir. Dünya Sağlık Örgütü ve benzeri küresel yapılar, siyasi ajandaların önünü açmak için bilimi manipüle etmekte, ancak kendi tezlerini mantıklı bir zemine oturtamamaktadır.
İslamiyet bu noktada bize harika bir ölçü sunar: Vesveseye ve evhama itibar etmeyin. Küresel şer odaklarının ortaya attığı bu temelsiz iddiaları yaymamak, onları ciddiye alıp üzerlerinde felsefe yapmamak en bilimsel ve vakur duruştur. Onların söyledikleri delil değil, zan değil, evham bile değildir; tamamen iftiradan ibarettir.
Tecrübi Deliller ve Yaşanan Hakikatler
Felsefede bir de tecrübi (deneyimsel) deliller vardır. Bugün evrimci camianın önde gelen isimleri “Gözümle bir tane keramet görsem inanırım” derler. Hâlbuki basiretle bakan bir insan için kâinat ve insan hayatı baştan aşağı olağanüstülüklerle doludur. İnanan insanların hayatında tecrübe ettikleri rahmani rüyalar, manevi hâller, duaların anında kabulü, tayy-i mekân gibi kerametler evrimci mantığın asla açıklayamayacağı tecrübi gerçeklerdir. Bunlar doğal seleksiyonla, mutasyonla açıklanabilir mi? İnsandaki manevi kabiliyetler, sonradan öğrenilen ama özünde var olan o muazzam yetenekler tesadüfün eseri olabilir mi?
Bizler Batı hayranlığıyla, aşağılık kompleksiyle hareket etmek zorunda değiliz. Dilimizden kültürümüze kadar bize dayatılan her türlü kompleksi (İngilizce bilme zorunluluğu hissetmek, küresel markaların isimlerini yüceltmek gibi) reddederek kendi medeniyet köklerimize dönmeliyiz. Akademik bilgileri papağan gibi ezberlemek üç dakikalık iştir; önemli olan o bilgileri iman, iz’an ve hikmet süzgecinden geçirerek yorumlayabilmektir.
SONUÇ: TEK VE MUTLAK REHBER KUR’AN-I KERİM
Tüm bu karmaşık teoriler, olasılık hesapları ve bilimsel tartışmalar aslında bizim için sadece karşı tarafın dilini bilmek adına önemlidir. Biz Müslümanlar için mesele çoktan çözülmüştür; çünkü elimizde zamana ve mekâna meydan okuyan, tahrif edilmemiş ilahi bir rehber, yani Kur’an-ı Kerim vardır.
Kur’an-ı Kerim yüzyıllar öncesinden insanlığa ve tüm inkârcılara meydan okumuştur: “Haydi, bu ayetlerin bir benzerini getirin, getiremezsiniz.” Canlılığı maddeye dayandıranlara seslenmiştir: “Haydi, bir araya gelin de tek bir sinek yaratın, yaratmazsınız.” Eğer modern bilim bugün sıfırdan, cansız maddeden tek bir sinek yapabilseydi, (hâşâ) Kur’an’ın davası biterdi. Ama yapamazlar ve kıyamete kadar da yapamayacaklar.
Kur’an-ı Kerim’de her geçen gün yenileri keşfedilen yüzlerce ilmi, edebi ve gaybi mucize mevcuttur. Küresel güçlerin, kitapsızların ve evrimcilerin bu hakikatleri görmezden gelerek inkârlarına devam etmesi yadsınamaz bir gerçektir, ancak bu durum hakikati gölgeleyemez. Kur’an vardır, hakikat tektir ve tartışma bizim için bitmiştir. Kâinat tesadüfün değil, sonsuz bir ilim, irade ve kudret sahibi Allah’ın (c.c.) eseridir.
(Bu yazı Şenel İlhan Beyefendi’nin sohbetlerinden bir derlemedir.)