Kur’ân-ı Kerîm bize imanı emreder. Ancak imanın öyle bir zirvesi vardır ki o da imanı sevmektir. İman etmek kuru bir tasdikten ibaret kalmamalı; ruhun, kalbin ve fıtratın imanla bir ve bütün olması gerekir. İşte bu bütünleşmeyi sağlayan kul, Allah’ın dostluğunu (velayeti) kazanır. Allah Teâlâ, gerçek müminlerin kalbine imanı bizzat sevdirdiğini Hucurât Suresi’nde şöyle beyan buyurmaktadır:
“Fakat Allah, size imanı sevdirmiş ve onu gönüllerinize güzel göstermiş; inkârı, fasıklığı ve (İslâm’ın emirlerine) karşı çıkmayı da çirkin göstermiştir. İşte bunlar doğru yolda olanların ta kendileridir.” (Hucurât, 49/7)
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de imanın tadına varmanın ancak bu sevgiyle mümkün olduğunu şu hadis-i şerifiyle müjdelemiştir:
“Üç özellik vardır; bunlar kimde bulunursa o, imanın tadını tadar: Allah ve Resûlünü, (bu ikisinden başka) herkesten fazla sevmek. Sevdiğini Allah için sevmek. Allah kendisini küfür bataklığından kurtardıktan sonra tekrar küfre dönmeyi, ateşe atılmak gibi çirkin ve tehlikeli görmek.” (Buhârî, Îmân 9)
“Sevmemeyi Sevmek” Hastalığı ve Büyük Aldanış
Yeryüzünde aslen sevgisiz insan yoktur; fıtrat sevgi üzerine kurulmuştur. Ancak bir şekilde içindeki sevgiyi bastırmış, köreltmiş insanlar vardır. Bu insanların en büyük marazı; sevmemeyi severek yaşamalarıdır. Onlar sevgisizlikten beslenir, sevgisizlikten nemalanır. Çevrelerindeki insanlar da zamanla bu duruma alışıp “O da böyle biri işte canım” diyerek bu hastalığı meşrulaştırırlar. Bu normalleştirme öyle bir boyuta ulaşır ki nihayetinde “Sevgi karın doyurmuyor” diyerek maneviyatı bütünüyle dışlayan bir inkâra kadar varır.
Oysa insanlık, sevmemeyi sevmeyi bırakmak zorundadır. Kul, sevmeyi sevmelidir. Bu gafletten uyanmak için iki büyük güce, iki büyük ferasete ihtiyaç vardır:
Psikolojik Feraset: Akıl, fikir, tecrübe ve derin analiz yeteneğidir. İnsan psikolojisini bilmek, nefsin nerede nasıl oyun oynadığını fark etmektir.
İlâhî Feraset: Müminin ferasetidir. Hadis-i şerifte buyrulduğu gibi: “Müminin ferasetinden sakınınız, çünkü o Allah’ın nûruyla bakar.” (Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’ân 16)
Bu iki feraset birleştiğinde, kalpteki gizli hastalıklar ve marazlar bir bir görülür ve manevî bir sohbetle, doğru bir rehberlikle tedavi edilir. Kalbin şifası ve Allah dostluğuna giden yol ise kulun yönünü bütünüyle Rabbine dönmesinden geçer.
Her Derde Deva Mümtaz Bir Anahtar: Tövbe Ve İstiğfar
Maddi ve Manevî Sıkıntıların Çözümü
Maneviyat büyüklerinin kapısına her çeşit dertle insan gelir. Hasan-ı Basrî Hazretleri’nin yanına bir talebesi gelip “Hanımımla sıkıntım var.” dediğinde, Hazret ona “İstiğfara devam et” buyurdu. Bir başkası gelip “Borcum var, geçim darlığı çekiyorum.” dediğinde yine “İstiğfara devam et.” cevabını verdi. Hayırlı bir evlat hasretiyle yanan bir diğerine de reçete aynıydı: “İstiğfara devam et.”
Bu tavsiyelerin dayanağı doğrudan Kelâmullah’tır. Nûh Suresi 10, 11 ve 12. ayet-i kerimelerde Allah Teâlâ, tövbe edenin işlerini nasıl düzene sokacağını, mülkü ve bereketi nasıl artıracağını açıkça vaat etmektedir:
“Dedim ki: Rabbinizden bağışlanma dileyin; çünkü O, çok bağışlayıcıdır. (Bağışlanma dileyin ki) üzerinize gökten bol bol yağmur indirsin. Size mallar ve oğullar vererek yardım etsin, size bahçeler var etsin ve sizin için ırmaklar akıtsın.” (Nûh, 10-12)
Tövbe ve istiğfar etmek, kulun bütünüyle yönünü Allah’a dönmesidir. “Allah’ım, ben hatalarımı anladım, acziyetimi gördüm ve Sana döndüm. Sen mutlak Kerem sahibisin; vaat ettiğin gibi üzerime rahmetini tecelli ettir” demektir. Tövbe, kulun işlediği günahtan pişman olarak Allah’tan af dilemesi ve yönünü O’na dönmesidir. İstiğfar, “Allah’ım, bu günahtan dolayı bana ceza verme, beni koru ve bağışla” diyerek siper talep etmektir.
Azabı Kaldıran İki Emniyet Kilidi
Allah Teâlâ, ihlasla yapılan istiğfarı asla geri çevirmez. Fahr-i Kâinat Efendimiz (s.a.v.), üç defa kalpten “Estağfirullah” diyenin günahları deniz köpüğü kadar çok bile olsa affolunacağını müjdelemiştir.
Resûlullah (s.a.v.) vefat ettiğinde Hazreti Ali (k.v.) ümmetin düştüğü durumu ve eldeki tek kaleyi şu sözlerle özetlemiştir: “Yeryüzünde iki emniyet kilidi vardı. Biri gitti, elimizde sadece istiğfar kaldı.” Hazreti Ali’nin işaret ettiği bu hakikat, Enfâl Suresi’nde açıkça beyan edilmektedir:
“Oysa sen onların içinde iken, Allah onlara azap edecek değildi. Bağışlanma dilerlerken de Allah onlara azap edecek değildir.” (Enfâl, 8/33)
Kul istiğfara sarıldığı müddetçe Allah’ın gazabından ve azabından emniyette kalır; çünkü istiğfar rahmet kapısının yegâne anahtarıdır.
Kalp Marazlarından Arınma ve Sevgiye Ulaşma Yolu
Kalbin Kirleri: Cimrilik, Korkaklık ve Bencillik
En yüksek mertebedeki ilâhî sevgiye hemen ulaşamazsın. Önce sevmeyi seveceksin. Eğer içinde bir sevgisizlik, bir soğukluk hissediyorsan bil ki aslında özünde sevgi potansiyeli var, fakat üzeri örtülmüş. Çünkü sevmeyen, kalbi tamamen ölmüş bir kimse iman dahi edemez.
Sevgisizliğin asıl nedeni, kalbi istila eden günah kirleri ve manevî hastalıklardır. Kalp; cimrilik, korkaklık ve bencillik gibi marazlarla kirlendiğinde, fıtrî olan sevme özelliğini kapatır. Kalp kirlenince bencillik (ego) devreye girer ve maneviyatı, ulvî duyguları hep öteler. Böyle bir kalbe sahip olan kimse için “Allah aşkı” ve “Peygamber sevgisi” sadece dilde kalır, bir anlam ifade etmez. Bu yüzden ilk iş kalp temizliğidir. Kalp temizlenince sevgi, merhamet ve şefkat gibi ulvî duygular fıtrî olarak kendiliğinden ortaya çıkar.
İnsanlar bu dünyada “sevmemeyi sevdikleri” için hesaba çekilecek ve bu hesabın yükü çok ağır olacaktır. Bugün toplumda birçok insan sevgisizliği adeta bir yaşam tarzı hâline getirmiş; “Ben böyle yaratılmışım” diyerek tembellik yapmaktadır. Kimseyi aramaz, hâl hatır sormaz ve bu soğukluğa da “ağır abi takılmak” veya “vakar” adını verirler. Kimseyi aramayan, hâl hatır sormayan, kendisini arayanları ise “yalaka” olarak gören bu zihniyet vakar değil, kibir ve aşağılıklıktır. Sevmemeyi sevmeyi acilen bırakmak gerekir.
Tedavi: Amel, Zikir ve Sadıklarla Beraberlik
Bu hastalıktan kurtulmak, sevmeyi sevmek ve nihayetinde sevgiye ulaşmak nasıl mümkün olacaktır?
Örnek Almak: Allah dostlarının, sevgi ve merhamet dolu zatların hayatlarını okuyarak, onları dinleyerek, hayatlarını anlatan eserleri ve programları izleyerek onlara benzemeye çalışmakla.
İhlası Pratik Etmek: Sevgiyi önce dışarıya belli etmek gerekir. İlk başta zoraki gelse, riya gibi görünse bile, sevgiyi izhar etmeye devam edilmelidir. Ameller ısrarla yapıldıkça sonunda ihlasa inkılap eder.
Manevî Ortamlarda Bulunmak: Kalp marazlarından kurtulmak için salih ameller, ibadetler ve zikirler şarttır. Fakat en önemlisi, Allah dostlarının, zikrullahın ve maneviyatın olduğu ortamlarda, sadıklarla beraber bulunmaktır. Nitekim ayet-i kerimede buyrulur: “Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve sadıklarla (doğrularla) beraber olun.” (Tevbe, 9/119)
Böyle nurlu ortamlarda bulunan insanda hiçbir zulmet, hiçbir karanlık kalmaz. Allah Teâlâ insana büyük bir kolaylık göstermiş; onu yoktan var ederken özünü sevgi ve merhametle yoğurmuştur. Allah’ın gayesi, kulunu cennete koymaktır. Bunun için yapmamız gereken tek şey Allah ile olan ilişkimizi düzeltmek ve nefis kontrolünü sağlamaktır. Önce sahih bir itikad, sonra yavaş yavaş günahlardan ve o günahların getirdiği kalbi zulmetlerden temizlenmektir. İşte o zaman insan gerçek Allah aşkıyla tanışır. Bu, kuru bir entelektüel bilgi değil; bizzat yaşanacak olan hakikatin kendisidir.
Zulmeti Dağıtan Reçete
Hazreti Ömer (r.a.) bir defasında kıtlık zamanı yağmur duasına çıkmış, ancak meydanda sadece istiğfar etmişti. Yanındakiler “Ey Ömer, yağmur duası etmedin.” dediğinde o; “Ben gökyüzünün yağmur indiren anahtarlarıyla dua ettim” buyurmuş ve ardından yağmur bardaktan boşalırcasına yağmıştı.
Fahr-i Kâinat Efendimiz (s.a.v.), kalplerdeki bu sevgisizlik ve günah karanlığını, yani zulmeti kaldırmak için ümmetine şu eşsiz reçeteyi ve kopyayı vermiştir:
• Bol bol istiğfar etmek
• Kur’ân-ı Kerîm okumak
• Ölümü sıkça tefekkür etmek (Râbıta-i Mevt)
Ölümü düşünmek, ihlasın en büyük motivasyon kaynağıdır; sevgisiz ve donuk kalplerin âdeta yakıtıdır. Ölümü düşüneceğiz, istiğfara sarılacağız, salihlerin meclisine devam edeceğiz ki kalbimiz irşad olsun. İstiğfar sayesinde kalbe inen o ilâhî feyz ve nurların, ruhu nasıl ayağa kaldırdığını ve insanı nasıl bütünüyle temizleyip Allah dostluğuna ulaştırdığını bir bilsek, dillerimiz bir an olsun istiğfardan boş kalmazdı. Yüce Rabbimiz kalbimizi fıtratıyla bir eylesin, bizi sevmeyi sevenlerden ve istiğfarın feyziyle nurlananlardan kılsın.
Amin
(Bu yazı Şenel İlhan Beyefendi’nin sohbetlerinden bir derlemedir.)
