“Huzursuzluğun anatomisinde” neler var?
Her şey kendi fabrika ayarlarımızdan uzaklaşmakla başladı belki de. Bu uzaklaşma ve yabancılaşma zamanla hem iç dengemizi hem içinde yaşadığımız dünyanın dengesini bozmaya başladı. Böylece kendimize yabancılaştık, yaşamla kurduğumuz temas bozulmaya başladı ve insanlarla kurduğumuz ilişki giderek zehirleniyor. Huzursuzluk tam da böyle bir zeminde kök salmaya başlıyor. Fabrika ayarımız “fıtrata uygun yaşamak” denilen süreci ifade ediyor. Fıtrata uygun yaşam da kendimizle, insanlarla ve içinde yaşadığımız kâinatla uyumlu bir yaşamı ifade eder. Gerçek huzur da ancak bununla mümkün hâle geliyor: Her ne için varsak onun için ve ona göre yaşamak. Ancak çoğu insan bunu başaramıyor. Bu yüzden içsel huzursuzluk çağın yeni salgınlarından biri hâline geliyor. Fıtrattan, doğadan, kendimizden uzaklaşmak bizi huzursuz ve mutsuz hâle getiriyor. İnsanlar bununla baş etmek için de bulabildikleri her türlü anlamlı veya anlamsız sebeplere sarılıyorlar.
Huzurumuz yok çünkü hayatımızın sürücü koltuğunda hep başka insanların kararları, fikirleri, yönlendirmeleri var. Hep insanlar ne derler, ne düşünürler, nasıl bakarlar diye adım atıyor, sürekli birilerini memnun etmek üzere hayatlarımızı şekillendiriyoruz. Bu bir noktaya kadar güzel bir hassasiyet ancak kendi hakkımıza girmeye ve kendimize zulmetmeye dönüştüğü noktada hem bize hem de sevdiğimiz insanlara zarar vermeye başlıyor böylesi bir tutum.
Huzurumuz yok çünkü yaşam sermayemizi doğru kullanmayı bilmiyoruz; aklımızı, kalbimizi ve vicdanımızı her türlü gereksiz ve faydasız fazlalığın toplandığı bir çöp alanına dönüştürüyoruz. Güzel işlere, güzel uğraşlara, güzel hayallere vaktimiz ve enerjimiz kalmıyor.
Huzurumuz yok çünkü tek kanatlı kuşlar gibi yaşıyoruz. Ruhlarımız sürekli dünyalık kaygıların peşinden koşarken yorulup nefessiz kalıyor. Maddi dünyanın içine hapsolup manevi ve insani olan alana yabancılaşıyoruz.
Huzurumuz yok çünkü çok fazla bitirilm...
Yazının tamamını dergimizden okuyabilirsiniz.