Gölgenle Yüzleşmek ve Karakter İnşası / Doç. Dr. Ferhat Kardaş

Ferhat Bey, yeni kitabınız ‘Kendi Gölgeni Aşmak’ hayırlı olsun. Bu başlıkla okura ne vaat ediyorsunuz? Her birimizin aşması gereken bu kişisel “gölge” tam olarak neyi temsil ediyor?
Teşekkür ediyorum. Kitabın ihtiyaç hisseden insanlara ulaşmasını ve güzel izler bırakmasını diliyorum. Gölge kavramı psikoloji biliminin ilgi duyduğu kavramlardan birisi. İsviçreli psikiyatrist Carl Gustav Jung’un daha çok üzerinde durduğu bir kavram. Jung gölge kavramını benliğin ve kolektif bilinçdışının karanlık yanı olarak ele alır. Gölge bastırdığımız, görmezden geldiğimiz, karanlık olarak değerlendirilebilecek özelliklerimizi ifade eder. Gölge farkında olmadığımız ama kimi zaman bizi yutan bir aslan gibi hayatımıza etki eden öteki boyutlarımızdır. Sağlıklı bir gelişim bireyleşme sürecini gerektirir ve bunun yolu da gölgemizi tanımaktan, onun üzerimizdeki etkisini fark etmekten ve gölgemizle yüzleşmekten geçer. Dolayısıyla gölge tanımamız, yüzleşmemiz, kimi zaman aşmamız kimi zaman da bütünleşmemiz gereken tarafımızdır. Bu kitapta aşmaya çalıştığımız gölge tamamen Jung’un kullandığı bağlamdaki gölge olmasa da benzer bazı özellikleri ifade ediyor aslında. Temelde kişiliğimizin fark etmediğimiz öteki taraflarını, karakter zaaflarımızı, hayatımıza etki eden zayıflıklarımızı, farkında olmadığımız komplekslerimizi ifade ediyor. Gölgemizi aşmak ise karakterimizle ilgili eksiklerle, zaaflarla, sorunlarla, geliştirilmesi gereken yönlerle yüzleşmek anlamına gelir.
Kitabınızda günümüz dünyasını “daha tehlikeli”, “öngörülemez” ve “güvensiz” olarak tanımlıyorsunuz. Bu tablonun temel nedenini ise “kitlesel bir erdem ve karakter krizi” olarak ortaya koyuyorsunuz. Bu küresel karakter krizinin günlük hayattaki en somut yansımaları sizce nelerdir?
Yaşadığımız küresel erdem ve karakter krizini hayatın her alanında gözlemlemek mümkün. Bunun en yakın tecrübeleri gündelik yaşamımızda. İşini, hakkını tam vererek yapan birini görmek, ticaretini dürüstlükle yapan birinden alışveriş yapmak, nezaket ve tevazu içinde yöneten bir yöneticiyle muhatap olmak, trafikte anlayış gösteren bir sürücüye denk gelmek gibi normal yaşam halleri bizi çok mutlu ediyor. Çünkü çok fazla kötü örneğini görüyoruz. İyi örnekler güneş gibi parlıyor. Kayıp bir cüzdanı bulup sahibine iade eden kişi haber değeri taşıyor; aslında sadece yapması gerekeni yapıyor. Ama ortalama çok fazla düştüğü için bu bizi mutlu ediyor ve haber değeri taşıyor. Öznel deneyimlerin ötesine geçtiğimizde gazetelerde ve haber bültenlerinde adım başı karakter krizlerinin yansımalarını görürüz. Üçüncü sayfa haberleri, gündüz kuşağı programları, magazin haberleri hep bu kaynaktan besleniyor. Daha küresel düzeye doğru çıktığımızda yaşadığımız soykırım sürecindeki tutumları görüyoruz. Yaklaşık iki yıldır devam eden soykırıma engel olamayan bir insanlık var. Çocuklar, kadınlar, hastalar, yaşlılar bombalanıyor ya da açlıktan ölüme mahkûm ediliyor. Ancak maalesef bu karanlıkla kararlı şekilde baş edecek küresel bir vicdan henüz yeterince uyanmadı. Bu da küresel düzeydeki bir erdem ve karakter çoraklığının en somut göstergelerinden birisi.
Modern yaşamı “daha çok çalış, daha çok kazan, daha çok tüket ve yaptığın her şeyi insanlara göster” şeklinde bir kısırdöngü olarak betimliyorsunuz. Bu tüketim ve gösteriş odaklı kültür, karakterimizi nasıl aşındırıyor ve bizi daha huzurlu bir hayattan nasıl uzaklaştırıyor?
Karakterimizi ve değerlerimizi en çok aşındıran faktörlerden birisi içinde yaşadığımız sınırsız tüketim kültürüdür. Bu ekosistem öncelikle yapay ihtiyaçlar üretiyor ve gerçekten ihtiyacımız olmayan şeyleri zorunlu bir ihtiyaç haline getiriyor. Zamanla suni ihtiyaçlar çoğalmaya başlıyor ve bunlara yetişememeye başlıyoruz. Bu da değerlerimizi aşındırmamıza zemin hazırlıyor. Önceliklerimiz değişiyor, yaşam tarzımız değişiyor, haram-helal hassasiyetimiz azalıyor, kendimize ve ailemize ayırdığımız kaliteli zaman azalıyor, çocuklarımızı kreşlerin ya da ekranın insafına terk etmek zorunda kalıyoruz. Diğer yandan tüketim ve gösteriş kültürü hep daha iyisini, daha güzelini, daha fazlasını istememizi telkin ediyor. Bu da bizi tevazu, kanaat, şükür, sabır, isar, paylaşım, hayırda yarışma gibi karakter güçlerinden uzaklaştırıp faydasız bir hırsın içine doğru sürüklüyor. Bütün bunlar da hayatımızı bereketsiz ve huzursuz hale getiriyor.
Kişilik, mizaç ve karakter arasındaki temel farklar nelerdir? Neden özellikle “sağlam bir karakter” inşa etmeye odaklanmalıyız?
Kişilik daha genel, daha çatı bir kavramı ifade ediyor. Mizaç ya da huy kişiliğin biyolojik boyutunu ve nispeten daha zor değişebilen yönünü ifade ediyor. Karakter ise bizi iyi ya da kötü yapan boyutumuzdur. Geliştirilebilir, değiştirilebilir, iyi hale getirilebilir olan tarafımız karakterdir. Gündelik hayatta şahsiyetli olmak dediğimiz şey aslında iyi ve güçlü bir karaktere sahip olmayı ifade ediyor. Kişiliğin biyolojik boyutu olan mizaç ile eğitilebilir ve daha iyi hale getirilebilir boyutu olan karakterin birleşimi kişiliğimizi oluşturur. Doğuştan getirdiğimiz, genetik olarak taşıdığımız, beynimizin yapısal olarak sahip olduğu bazı özellikleri değiştirmek çok zordur. İmkansız değil ama diğer yönlerimize göre çok daha fazla çaba, eğitim, terapi, gelişim gerektirir. Karakter ise eğitmemiz ve tetikte olmamız gereken yönümüzdür. Antik Yunan’da da nakşetmek, oymak, şekil vermek gibi anlamlarından söz edilmektedir. Dolayısıyla bizi daha iyi bir insan haline getiren şey daha iyi bir karakterdir. Örneğin kadın ya da erkek olmak, dışa dönük veya içe dönük olmak, bir yemeği sevip başka bir yemeği sevmemek müdahale etmemiz gereken yönler değildir. Ancak daha iradeli olmak, daha cesur davranmak, alçakgönüllü olmak, şükretmeyi bilmek, nezaketle davranmak gibi durumlar üzerinde ince bir işçilikle çalışmamız ve eğitmemiz gereken yönlerdir. İyi bir karakter hem kişisel hayatımıza hem de kişilerarası ilişkilerimize denge ve huzur getirir.
“Önce Karakter Zaaflarını Fark Et” diyerek uzun ve tanıdık bir liste sunuyorsunuz: Kin ve nefretle yaşamak, her konuda haklı çıkma ısrarı, bencillik gibi. Bir insanın kendi gölgesiyle, yani zaaflarıyla yüzleşmesi neden bu kadar zor? Bu yüzleşmeye nereden başlamak gerekir?
Gölgeyle ve zaaflarla yüzleşmek zor, çünkü çoğu zaman bu yönlerimizin farkına varmayız. Diğer yandan zaaflarımız, kırılganlıklarımız, eksiklerimizle yüzleşince savunmasız yönümüzle temas ederiz; daha önce inkâr edip bastırdığımız taraflarımızı görmeye başlarız; kendimizle ilgili zaman içinde çizdiğimiz algı veya insanlarda oluşturduğumuz izlenimin sarsılmasından endişe ederiz. Uzun zaman karanlık bir mağarada yaşayan bir insanın bir anda güneşe çıkması gibi. Gözleri kamaşır, hemen loş ortama geri dönmek ister. Ancak o yüzleşmeyi yaşamadan da mağaradan kurtulması ve geniş ovaları, düzlükleri, yeşillikleri ve gerçek hayatı fark etmesi mümkün değildir. Bu kadim bir ikilem. Yüzleşmek ve kabullenmek cesaret ister. Çoğu insanın buna yetecek varoluşsal cesareti olmadığı için bu alandan özellikle kaçarlar. Bu varoluşsal cesaretin kökenleri de çoğu zaman kişinin kendine duyduğu saygıya, aileden gördüğü sevgi ve saygıya, annesiyle kurduğu güvenli bağa, yetiştiği aile ortamında gördüğü değere ve zaman içinde kazandığı yaşam deneyimlerine ve psikolojik sağlamlık düzeyine dayanır. “İnsanlar ne der” putundan kurtulabilen, eleştirilmeyi göze alan, hatalarıyla yüzleşme cesareti ortaya koyan kişi güçlü bir karaktere doğru yol alır. Bu da eksik, hatalı, kusurlu, yetersiz, aciz birer varlık olduğumuzu kabullenmekle başlar.
“En kötüsü saplanıp kalmaktır... Saplanıp kaldığımız yer bizim zindanımız olur” diyorsunuz. Günümüz insanının en çok hangi zindanlara hapsedildiğini düşünüyorsunuz ve karakter gücü bu zindanlardan çıkış için nasıl bir anahtar sunuyor?
Modern insana yönelik güzel bir hitap var; “Özgür olduğunu zannediyorsun ama diğerlerinden tek farkın zincirlerinin onlarınkinden biraz daha uzun olması.” Bu tutum günümüz insanın halini en iyi ifade eden paradokslardan biridir. Bugünün insanı türlü türlü saplantılar ve zindanlar içindedir. En önemlisi sanal bir dünyaya hapsolmuştur ve sanal kimliklerle yaşamaktadır. Vaktinin önemli bir bölümünü dijital bir hapishanede geçirmektedir. Bugünün insanı için aşırı tüketim, türlü bağımlılıklar, sahte sosyal ilişkiler, sahte duyarlıklar gibi saplantı alanları söz konusu. Bencilliğe saplanan milyonlarca insan var. Kimi insanlar geçmişe, kimisi bir insana, kimisi yanlış bir hayale, kimisi de beklentilere saplanır kalır. Kitleler kimi zaman bir spor dalıyla, kimi zaman politika ve propaganda ile, kimi zaman da ırkçılıkla uyutulabiliyor. Karakter gücü tüm bu zindanlardan kurtulmak için güçlü bir zemin sağlıyor. İnsan güçlü bir karakterle sınır koymayı, faydalı ve faydasız ayrımını yapmayı, düştüğü yerden daha çabuk kalkmayı, bağımlılığa karşı daha dirençli olmayı, sanal dünyada gerçek kalmayı öğrenir. Sağlam bir karakter insanın yaşama, kişilere, olaylara ve dönüşümlere karşı bağışıklığını güçlendirir. Onu dayanıklı, cesur ve kendi ayakları üzerinde duran bir güçlülüğe kavuşturur.
Sadece bireysel başarıyı değil, “anlamlı ve dengeli bir hayatı” önceliyorsunuz. Sizin yaklaşımınızı, daha çok başarı ve rekabete odaklanan popüler kişisel gelişim anlatılarından ayıran temel felsefe nedir?
Ben denge noktasında durma arayışı içindeyim. Yani bazen uyandırmamız gereken güçlü yönlerimiz, potansiyelimiz, güzel yanlarımız var, bazen de susturmamız, terbiye etmemiz, sınırlamamız gereken kör noktalarımız, zaaflarımız, nefsi arzularımız var. Klasik kişisel gelişim zihniyetinin bazen insanı tanrılaştırma, her şeye gücü ve kudreti yeten bir varlık olarak konumlandırma gibi temel bir hatası var. Bu anlayış kişiye de zarar veriyor. Bu anlayış insanı pohpohlayıp yükseklere çıkardıktan sonra sert bir şekilde zemine geri çarpıyor. İnsan kendi sınırları içinde bir şeyler yapabilir ancak her şeye gücü, kudreti, iradesi yetmez. İnsanın acizliğini ve yetersizliğini hissedip daha yüce bir varlığa, daha üstün bir güce, daha sonsuz bir kudrete sığınması, yaşamı daha dengeli, daha ölçülü ve daha sağlıklı hale getirir. Buradan aldığı güçle kendisine bahşedilen tüm yetenekleri kullanmak için harekete geçirebilir ve varoluşunun nihai gayesine doğru yol alabilir. Bu da yine “emanet-i kübraya layık olma” misyonunu yerine getirmekle ilgilidir.
“Erdemli bir toplum, erdemli insanların çoğaldığı bir toplumdur” diyorsunuz. Bireyin kendi karakterini onarması, toplumsal sorunların çözümünün temelini mi oluşturur?
Evet, elimizdeki en iyi çözüm bu gibi duruyor. Son zamanlarda “sistemik sorunların otobiyografik çözümleri olmaz” görüşü de tartışılıyor, haklılık payı da var ama sistemsel dönüşümler faydasız tartışmalardan ve sloganlardan öteye geçemiyor maalesef. Yani bozuk bir düzende sağlam bir çark olmaya çalışmanın zorlukları, sıkıntıları, yıpratıcı yönleri var; ancak düzeni tamamen değiştirme fikrinin uygulanabilirliği konusu sorunlu. Burada devasa bir kısır döngünün içine giriyoruz: Bütün bunları kim yapacak? Toplumsal sorunların bireylerin çabaları dışında bilinen bir çözüm yöntemi görünmüyor. Hikâye günün sonunda herkesin kendi evinin önünü süpürmesine, kendi nefsini ıslah etmesine, kendinden ve yakın çevresinden başlamasına doğru geliyor. Bunu yapmadan başlayan her büyük devrim başarısızlıkla sonuçlanmaya mahkûm oluyor. O yüzden öncelikle kendimizi değiştirmemiz ve kendi karakterimizi inşa etmemiz gerekiyor. Önce kendi nefsimizi ıslah etmemiz gerekiyor. Bunu yapmadan yol almak, başkalarını ikna etmek, toplumu dönüştürmek mümkün olmuyor maalesef.
“Hep Suçlayacak Birini Aramak” zaafı çok tanıdık. Hayatındaki sorunlar için sürekli dış faktörleri veya başka insanları suçlama eğiliminde olan biri, sorumluluğu yapıcı bir şekilde üstlenmeye nasıl başlayabilir?
Bu biraz zor bir mesele doğrusu. Nedeni ise suçlama davranışının kökeninin geçmişin dehlizlerinde olması. Bazen suçlayan bir anne baba tarafından büyütülmüş olmak, bazen geçmişte yaşanan ve özgüveni zedeleyen zorlu yaşantılar, bazen de kişiliğin ve mizacın bir yansıması. Önce bu alanla ilgili farkındalık kazanmak gerekiyor. Zor da olsa uzun zaman gündeminde tutarak bu yönde biraz daha kendisine doğru derinleşebilir insan. Çözüm meselesine gelince; burada iki seçenek var önümüzde; ya bir yerden sorumluluk alıp bu keyif kaçırıcı alışkanlıktan kurtulmayı öğrenmek gerekiyor, ya da yaşam zamanla çeşitli bedeller ödeterek bunun doğru olmadığını bir şekilde öğretiyor. Yani sürekli suçlamanın ve sorunlara günah keçisi aramanın zamanla ilişkilerde yüke dönüşen bir boyutu var. Daha anlamlı görünen çözüm kendimizle yüzleşme cesaretine sahip olmaktır. Suçu ve sorumluluğu her zaman dışarıda aramamız gerekmiyor. Hata yapabilir, aldanabilir, yanlış seçimlerde bulunabiliriz. Bunu kabullenmek zannettiğimiz gibi bizi sorunlu ya da değersiz kılmıyor. Ya da bilinçaltındaki korkumuzun bize telkin ettiği gibi tamamen dışlanıp yalnızlaşmayacağız. Aksine, kabullenmek bizi daha olgun, daha makul bir noktaya getirir.
Genellikle irade gücünü zorlu görevleri başarmakla ilişkilendiririz. İradeyi gündelik hayatta daha sakin, daha az tepkisel ve içsel olarak daha huzurlu olmak için bir araç olarak nasıl kullanabiliriz?
Evet, irade gücü daha çok zorlu süreçlerle ilişkilendirilir. Engelleri aşmak, hazlara direnç göstermek, zarar veren şeylerden uzak kalmak gibi konular iradeyle daha yakından ilgilidir. Ama bunların da nihai sonucu aslında daha huzurlu, daha sakin bir yaşama ulaşmaktır. İrade gücü ile içsel huzurun en çok kesiştiği alanlardan biri kişilerarası ilişkilerdir. Burada ilişkilerimizle ilgili belirlediğimiz sınırlar, koyduğunuz ölçütler bizi daha huzurlu ve sakin hale getirebilir. Başka bir ifadeyle yanlış insanlardan ve yanlış ortamlardan uzak durma iradesini ortaya koyduğumuzda daha huzurlu hale geliriz. Benzer şekilde kontrol edebileceğimiz ve edemeyeceğimiz şeylerin ayrımını yapmak da içsel huzurla yakından ilişkilidir. Burada da irade gücümüzü kontrolümüzün altındaki konular için kullanmak içsel huzurla ilişkilidir. Çoğu insanın trajedisi ve mutsuzluğu kontrolünün ötesindeki şeyleri saplantılı bir şekilde kontrol etme girişimlerinden kaynaklanır.
İyileşmenin bir yolu olarak şükran duymanın altını çiziyorsunuz. Fakat zihni sürekli eksik olana, yolunda gitmeyene odaklanmış karamsar bir insan için bu çok uzak bir fikir gibi gelebilir. Böyle bir ruh halindeyken, insan şükretme hissine tutunmaya nereden başlayabilir?
İnsana dair hiçbir değişimin kolay bir yolu yok. Hepsi için mücadele etmek gerekir. Şükran hissi için de öyle. Yaşamının ilk dönemlerinden itibaren karamsarlığa, şikâyete, negatif yönlere odaklanmaya alışmış bir zihin için bu süreç biraz daha zor olur. Ancak psikoloji bilimi son yıllarda insanı güçlü bir şekilde yaşamın sürücü koltuğuna oturtmaya başladı. Başka bir deyişle insanı kendi davranışlarının sorumlusu olmaya, sorumluluk alıp değişim için çabalamaya davet ediyor. Dini açıdan bakıldığında aslında insana verilen cüzi iradeyi hakkıyla kullanma ve tevekkül meselesine doğru bir anlam yüklemeyle ilgili konu karşımıza çıkıyor. Bu yüzden negatif bakış açısından sıyrılmak ve yaşamın şükür duyulacak yönlerine odaklanmak sistemli bir çaba gerektiriyor. Bunun ilk adımı da basit şeylerden başlamaktır. Hayatımızdaki küçük güzellikleri, sahip olduğumuz nimetleri fark etmektir. Şükran hissinin güzelliği ve iyileştiriciliği de tam olarak burada: Yaşamın her anını bir armağan olarak görmek, verileni zaten kendi hakkımızmış gibi algılamamak ve sahip olunan büyük-küçük her şeyin değerini takdir ederek, şükrünü eda etmek. Bu zihniyet dönüşümünden başlayarak her gün üzerimizdeki nimetleri fark etmek şükran hissinin zamanla güçlenmesine katkı sağlayacaktır.
Birçok insan potansiyelini “Kendini Cesurca Ortaya Koyamamak” yüzünden hebâ ediyor. Fikirlerini söylemekten, hak ettiğini istemekten veya bir haksızlığa karşı çıkmaktan çekinen birine, içindeki cesareti harekete geçirmesi için ne önerirsiniz? Cesaret bir duygu mudur, yoksa bir kas gibi geliştirilebilen bir eylem midir?
Cesaret meselesi her şeyden önce ahlaki bir duruştur aslında. Bu konuyla ilgili başyapıtlardan birisi haline gelen “Olmak Cesareti” kitabında da Paul Tillich cesaret meselesinin ahlaki doğasını çok güzel ele alır. Bu yönüyle önce cesaret konusuna hak ettiği önemi vermekle başlamalı. Cesaretin iman ile bile çok güçlü bir ilişkisi vardır. Ancak cesaret konusunda herkes aynı noktada değil elbette. Bunun psikolojik arka planı ve hikâyesi karmaşıktır. Bununla birlikte cesaret de diğer birçok erdem gibi çabayla, gayretle geliştirilebilecek bir özellik. Bunun ilk adımı hayır demeyi öğrenmektir. İmanın başlangıcı Allah’tan başka putları, ilahları, yaratıcıları, ortakları reddetme cesareti ortaya koymaktır. Yani bir anlamda hayır demeyi bilmektir. İnsanlar arası ilişkilerde de hayır demeyi bilmek birçok şeyin başlangıcını oluşturur. Çünkü bizi çoğu zaman kilitleyen ve cesaretimizi kıran şey “ne derler, ne düşünürler, nasıl bakarlar” meselesidir. Bunu aşmaya başladığımızda kendimizi ortaya koyma cesaretini de sergilemeye başlarız. Bu açıdan cesaret aslında kas gibi geliştirilmesi gereken bir özellik olarak da düşünülebilir. Reddedilmeyi, dışlanmayı, yargılanmayı, hakkımızda olumsuz düşünülmesini göze alarak bir yerde erdemli davranma ve inandığımız doğruları ifade etme cesareti ortaya koyduğumuzda, bunun devamı kendiliğinden gelir. Bu durum karanlık bir mağaradan çıktıktan sonra ilk etapta gözlerimizin kamaşması, sonra yavaş yavaş aydınlığa alışmamız demek. Aydınlığı ve gerçekleri fark eden insan artık o karanlık mağaraya geri dönmez.