Mana Sorma Mana Ol!.. / Prof. Dr. Celal Türer

Varlığa dair bir problem, çözümleme açısından insanda nasıl karşılık bulur? Sonuçları, kişilik ve şahsiyet bağlamında bir değere nasıl dönüşür?
Kendi alanımdan hareketle, bütün problemleri üç temel unsur üzerinde inceleriz: varlık, bilgi ve değer. Bu üçlü bir sacayağı gibidir. Ontoloji, neyin var olduğunu ve nasıl var olduğunu araştırır. Bilgi, günümüzde rasyonel düşünceye karşılık gelir. Değer ise varlık ve bilgiyi bir araya getiren ortak zemini oluşturur. Bunu somutlaştırmak için madeni bir para düşünün: Paranın tura yüzü varlıktır, yazı yüzü bilgidir. Ancak bu iki yüzü bir arada tutan, paranın kendisine anlam veren şey değerdir. Varlık ile bilginin buluşması, ancak değerler zemininde gerçekleşir. Bu nedenle değerleri araştırmaya başlayan biri, önce bu değerlerin somutlaştığı yere bakmalıdır: kişilik ve şahsiyet.
Şahsiyet, yaygın bir tanımla, içimizdekilerin dışa yansıması demektir. Yani içimizdeki olanın dışımızda, davranışlarımızda görülmesidir. Bunu bilgi ve eylem formuyla söyleyelim. Bilginin eyleme dönüşmesi. Ama tabii bu iki aşamada gerçekleşmiyor. Üçüncü aşama daha lazım: yaşama. Bir ömür boyu bilginin peşinde koşarız. Ne var ki bilmek tek başına yeterli değildir; asıl zorluk, bildiklerimizi eyleme dönüştürmektir. Ancak bu aşama da bizi tamamlamaz. Bir sonraki aşama ‘yaşamak’tır ve bu hiç de kolay değildir. Yaşamak; bilmek ve eylemekten çok daha zordur. Son aşama ise ‘yayma’dır: yaşama halimizi başkalarına göstermek, sorumluluk almak. İşte bu dörtlü sürecin ne kadar zorlu olduğunu fark etmeliyiz.
Kişilik kavramı, kişi olma, modern anlamda benlik sahibi olma, her daim ahlaki bir şahsiyete sahip olma meselesidir. Bu dünyadaki en temel mesele şahsiyet sahibi olmak, omurgayı dik tutmaktır. Çünkü en yüce fikirler bile şahsiyet sahibi olmayan insanlarda durmuyor. Çarpık duruyor. Önemli olan, fikirlerini davranışlarıyla gösterebilmeleridir. Kültürümüzün ifadesiyle söylersek: Düşmansa açıkça düşman olsun. Ancak münafıklık, yani içi ile dışı farklı olmak, olduğu gibi görünmemek, hep en büyük problem olarak karşımıza çıkar.
Kişilik sahibi olmak, bir metodolojiye ve bir sürece ihtiyaç duyar mı?
Değerlerin somutlaştığı, belirginleştiği yegane yer kişiliktir ve bütün dinlerin, ideolojilerin aslında temel misyonunun, hedefinin kişilik oluşturmak, şahsiyet oluşturmak olduğunu söyleyebilirim. Çünkü bir ömür boyu süren hayat işçiliğini gerektiriyor ve bu süreçte kişilik bir zemin iken değerler o varlık ve bilginin bizde müşahhas hale geldiği bir zemini ifade ediyor. Bunu çok kolay şöyle söyleyebilirim. Ahmet Yesevi şöyle anlatır: ‘İnna fetahna’yı okudum, manasını sormak istedim.’ Hocası ise ona şu cevabı verir: ‘Mana sorma, mana ol.’ Peki ‘mana olmak’ ne demektir? Bu, şu soruyu karşımıza çıkarır: Varlık ve bilgiyle karşılaştıktan sonra, öğrendiklerimizi kendi şahsımızda nasıl göstereceğiz? Yani bilgiyi nasıl yaşayacağız?
Değerleri bilmekle değer sahibi olmak arasında içselleştirme açısından bir fark var mı sizce? Değerler nasıl içselleştirilir?
Değerler kabaca hayatımıza yön veren ilkeler ve pusulalar olarak tanımlanabilir. Niye diye sorulursa, çünkü biz hayatı, trafik levhaları gibi değerler tarafından yönlendiririz veya yönlendiriliriz. Bir şekilde, değerler, başlangıçta bizim dışımızda gibi görünen fakat biraz incelediğimizde bizim yönelimimizle ortaya çıkan unsurlara işaret ediyor. Çünkü değerlerimiz ilgilerimizle alakalıdır. Mesela bunu çok müşahhas bir biçimde şöyle ifade edeyim. 1980’den sonra üniversite öğrencileriyle yapılan değerler araştırmasında ilginç bir tablo ortaya çıkmış. Araştırmada birinci değer iyi insan olmak. İkinci, üçüncü, beşinci, sekizinci değer para kazanmak. Ama 20 yıl sonra yapılan değerler araştırmasında birinci değerin para kazanmak olduğu, iyi insan olmanın dörde, beşe, altıya geriye düştüğünü görüyoruz. Değerler, yönelimlerimizin aynası gibidir. Neye yöneldiğimiz ilgi alanlarımızı belirler. İlgi alanlarımız da temelde üç kaynaktan beslenir: mizacımız, karakterimiz ve ihtiyaçlarımız.
Nasıl bir değişim yaşanıyor ki, değerler de değişebiliyor? Değerler bu kadar kolay değişir mi?
Bundan önceki dönem çok daha istikrarlı ve metafiziksel bir temele dayanıyordu. Çünkü 1800’lü yıllardan önce tüm insanları yönlendiren evrensel bir ‘iyi’ anlayışı vardı. Tarih üstü iyi vardı (değişmeyen, evrensel bir iyilik anlayışı). Cesaret, ölçülülük ve iffetlilik gibi erdemler, yöneldiğimiz temel hususlardı; şahsiyet ise bu değerlere bakılarak, örnekler üzerinden şekillendirilirdi. Fakat modern dönemde özellikle Nietzsche ve Adam Smith ile değer kavramıyla karşılaştık ve ahlakta büyük bir dönüşüm meydana geldi. Yani geçmişte kutsallıklar, tarih üstü olan, normatif bir alan ve zorunlu bir alan bizi yönetirken, şimdi yönelimlerimizle, tercihlerimizle bir değerler dünyası oluşturmaya çalışıyoruz. Burada da bireyi, esas kabul ettiğimizde binlerce değerin birbirleriyle çatışması yaşanıyor. Nesiller arasındaki farklar ve değişen dünya koşulları, değerlerin sürekli değiştiğini gösteriyor. Bu durum bizi şu sorunla karşı karşıya bırakıyor: Sürekli değişen değerlerle kişiliği nasıl inşa edeceğiz?
Ahlak, iyi insan olma edimi ya da bir toplumun nasıl yaşayacağı kaygısını ifade eder. Modern dönemde bu kaygılar genelde değerler üzerinden ortaya çıkıyor ve o yüzden de ahlakla değer arasında keskin bir ayrım yapmak mümkün değil.
Bu ayrımı şöyle daha iyi yapabiliriz. Geçmişte ‘iyi’ kavramı belirleyiciydi; bugün ise onun yerini ‘değerler’ aldı. Çünkü ‘iyi’, artık herkes için aynı anlamı taşımıyor; insandan insana değişen, göreceli bir niteliğe büründü. Tarih üstü bir ilke olmaktan çıkıp insani alana indiği andan itibaren de, yönlendirici gücünü yitirdi. O zaman değer kavramı ortaya çıktı ve değerler kişinin ilgilerine, yönelimlerine bağlı olduğu için de çok öznel bir karakteri, olumsal bir karakteri içeriyor. O yüzden de bugün ahlak alanının değerler tarafından hüküm altına alındığını söyleyebilirim ve bunlar arasında keskin sınırlar yok.
Değer bilgisi dediğimiz şey aslında geçmiş dönemde etik dediğimiz hadisenin karşılığıdır. Biz ahlakla etiği ayırırız. Ahlak normatif olan, moral dediğimiz kanunlara ilişkindir. Aristoteles ise etik kavramını kullanmıştır. Etik, değer bilgisidir. Dolayısıyla modern insanın belki de en çok lazım olan ihtiyacı veya gereken ihtiyacı değer bilgisini, yani çok basit bir ifadeyle neyin değerli olduğunu fark etmesine dönüşüyor. Peki, hayatımızda ne değerlidir dediğimizde, bu soru neyi ihtiva ediyor? Ben bunun da var olma biçimimizle, yani bilgiyi, varlığı ve kendimizde o değeri nasıl gösterdiğimizle alakalı olduğunu düşünüyorum. Örneğin 500 yıl önce neyin değerli olduğu çok açıktı: Allah’ın rızası. Ancak modern dönemde bu değer değişti; artık değerli olanın maddiyat olduğunu görüyoruz. Ama bunların da sebebinin değişen dünya, ihtiyaçlarımız ve yönelimlerimizle belirlendiğini bir şekilde fark etmeliyiz. Bu durumda, ergenlik çağından başlayarak gençler ve yetişkinler dahil tüm bireylerin ‘değerleme’ yetisine sahip olması ve neyin değerli olduğunu keşfedebilmesi gerekir.
Öyleyse, değerlerin de korunmaya ihtiyacı var diyebilir miyiz?
Bu, değerler üzerinde düşünme, tefekkür etme, varoluşu anlama biçimiyle alakalıdır. Evet, ihtiyaçlarımız elbette değerlidir. Ancak bizi gerçek anlamda insan yapan şeyin bunlarla sağlanamayacağını içimizde zaten biliyoruz. İnsan olmak, sadece maddi ihtiyaçları karşılamaktan ibaret değildir. Bunu şöyle deneyimliyoruz: İhtiyaçlarımız gideriliyor ama huzursuzluk devam ediyor. Maddi olanı ne kadar karşılarsak tatminsizliğimiz o kadar artıyor. İşte bu noktada bugünün insanı yeniden neyin değerli olduğunu keşfetmeli. Değer bilgisi meselesi tam da burada düğümleniyor.
Asıl sorunumuz, kendimizle yüzleşebilmek, kim olduğumuzu tanıyabilmek ve varoluşumuzun değerini takdir edebilmektir. Yaşamın bir lütuf olduğunu fark etmeliyiz. Tekâmülümüzü başkalarıyla birlikte gerçekleştirebileceğimizi anlayabilmek gerekir. Çünkü onların varlığı olmadan olgunlaşma mümkün değildir. Nihayetinde, gerçek değerin ne olduğunu keşfetme yolculuğuna çıkmış oluruz.
Bir düşünür şöyle diyor: “Yaşlandıkça dünyaya daha fazla bağlandığımı fark ediyorum.” Düşünürümüz aslında “Neyin değerli olduğunu daha iyi anlıyorum.” demek istiyor. Niçin? Çünkü gençlikte hırslarınız var, istekleriniz var, arzularınız var, hedefleriniz var. Ama bunlar yavaş yavaş aradan çıktığı andan itibaren nesnelerle, olgularla, olaylarla, kişilerle, diğerleriyle karşılaşmanız kolaylaşıyor.
Yani 25 yaşında “beraber çay içelim” dediğinizde “benim işim var, şunu yapmam, bunu yapmam gereklidir” diyorsunuz. Fakat 50 yaşınıza geldiğinizde dostlarla bir çay içmenin, kahve içmenin ne kadar değerli olduğunu anlıyorsunuz. O yüzden bizim kültürümüz “bir kahvenin 40 yıllık hatırı var” derken tam da bunun değerli olduğunu ifade ediyor.
Dolayısıyla neyin değerli olduğu hususu tekâmülümüzle alakalıdır. Ve nitekim kutsal metinler, yüce insanlar hep bize değeri hatırlatıyor. Hazreti Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimiz: “Beş şey gelmeden önce beş şeyin kıymetini bilin; ölüm gelmeden önce hayatın, hastalık gelmeden önce sağlığın, meşguliyet gelmeden önce boş vaktin, ihtiyarlık gelmeden önce gençliğin, fakirlik gelmeden önce zenginliğin...” diyor.
Mesela fani olmamız, ölüme giden varlık olmamız hayatın ne kadar değerli olduğunu ifade ediyor. Çünkü bu hayat bir kez verilir ve bu bir lütuftur.
Ben öğrencilerime şunu söylüyorum: Lütfen dersten çıktıktan sonra annenize, babanıza bir telefon edin. Onlar sizin haberlerinizi ne kadar çok bekliyorlar, ne kadar merak ediyorlar. Neden böyle söylüyorum? Çünkü hayat dediğimiz bu lütfun dolu dolu yaşanması gerekir. Anne babanızla geçireceğiniz her an, bu lütfun bir parçasıdır.
Değerlerin korunması, toplumsal bir gayrete dönüşür mü, bu başarılabilir mi?
Zengin insanlar paralarını rastgele harcamazlar. Büyük holdinglerin üniversiteleri, vakıfları vardır ve bunlar topluma hizmet eden kurumlardır. Çünkü bugün en değerli olan şey toplumsal faydayı sağlamak, toplumun refahını artırmaktır.
Kültürümüzün güzel bir ifadesi vardır: İnsanların geçtiği yoldan bir taşı kaldırmak bile çok değerlidir. Günlük hayatta birbirimize gülümseyerek “günaydın, merhaba, selamünaleyküm” demek, insanların tebessümle birbirine bakması... İşte bunlar da o kadar değerlidir.
O yüzden modern insan, değer bilgisine ve etik değerlendirmeye ihtiyaç duyar. Şunu sorabilmelidir: ‘Yaptığım bu davranış bana, karşımdakine, aileme, milletime, insanlığa nasıl fayda sağlar?’
Bu soruyu sormadığında, bencilliğe düşer. Sadece kendi dünyasına, kendi çıkarlarına odaklanır. Bu onun için değerli görünse de topluma bir katkı sağlamaz.
Modern insana neyin değerli olduğunu hatırlatacak örnekler vermemiz gerekiyor. Mesela vakit... Vakit o kadar değerlidir ki! Ancak bu topraklarda vakit, maalesef en az değer verilen ya da en çabuk harcanan şeydir. Bir anımı paylaşayım: Yurt dışında fotokopi çekerken kağıt tasarrufu için her sayfanın iki yüzünü ayrı ayrı basıyordum. Görevli bana şaşkınlıkla sordu: ‘Makine bunu otomatik yapıyor, neden böyle uğraşıyorsun?’ ‘Kağıt israfı olur’ dedim. Cevabı: ‘Ama zaman israfı ediyorsun.’
Zaman çok değerli. O halde hepimizin kendine sorması gereken soru şudur: Hayatımın sonuna kadar ahlaki bir varlık olarak bu zamanı nasıl israf etmeden değerli kılabilirim?
Değer oluşturmak, değerleri korumak, doğru sorular sormakla da alakalı değil mi?
Asıl soruyu sorabilmek çok değerlidir. Nedir asıl soru? Nasıl bir varlık olduğumuz, neyle görevli olduğumuz, vazifemizin ne olduğu? Dolayısıyla hep bunlar bir değer sorusu olarak karşımıza çıkıyor.
Örneğin evinizde yemek pişiyor. Tuzu eksik olabilir, pişmesi tam olmayabilir. Ama size sunulan bu hizmetin değerini fark ettiğinizde güler yüzle yapıldığını, emek verildiğini, iyi niyetle hazırlandığını gördüğünüzde işte o zaman neyin gerçekten değerli olduğunu anlarsınız. Oysa ‘Bu olmamış, bu pişmemiş’ diye lokantadaki gibi eleştirmeye başladığınız anda, asıl değerli olanı göremez hale gelirsiniz.
Bizim açımızdan, inananlar açısından ne değerlidir? Elbette Allah’ın rızası. Cenab-ı Hak’ın rızası en değerli olandır. Allah rızası için yaptığımız işler sadaka-i cariye olur. Eylemlerimiz O’nun rızasına uygun olduğunda manevi değerler kazanırız. Böylece insan olmanın ve bize bahşedilen hayatın sorumluluğunu kavramış oluruz.
Ve bu açıdan insanın en önemli vazifesinin hayatta neyin değerli olduğunu keşfetmek ve fark etmek olduğunu söyleyebilirim.
Bilgi ve eylem birlikteliği çok kıymetli. Bu konuda neler söylenebilir?
Bir şeyin değerini anlamak için önce onu bilmemiz gerekir. Dolayısıyla neyin değerli olduğuna dair bilgi sahibi olmalıyız. Hem geçmişin birikiminden hem de bugünün ihtiyaçlarından hareketle. Ancak bu yeterli değildir. Eylemsel pratik tam da burada devreye girer. Bir şeyi değerli kılmak için onu hayata geçirmemiz, somutlaştırmamız gerekir. Kültürümüzün güzel bir sözü vardır: ‘Ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz.’ Yani önemli olan söylediklerimiz değil, yaptıklarımızdır.
Değerleri yaşamayan, davranışlarına yansıtmayan insan, olgunlaşmış sayılmaz. Eyleme dökülmeyen hiçbir şeyin değeri yoktur. İstediğiniz kadar konuşun, güzel söylemler kullanın, eylemde görülmediği sürece bir anlamı yoktur. Çünkü kişilik, tam da eylemlerde ortaya çıkar. Hatta daha ileri gidiyorum: Ahlaki alana geçmeyen bilgi, gerçek bilgi değildir. Bilgi ile eylem birbirinden ayrılmaz; et ve tırnak gibidir. Eyleminiz varsa, gerçekten bilginiz vardır. Ama bilginiz var, eyleminiz yoksa? O bilgi değil, sadece malumat ya da enformasyondur.
Dolayısıyla bilgi ve eylem, birbirini tamamlayan süreçlerdir. Ancak dikkat edilmesi gereken bir nokta var: Ahlaki davranmak bilgiyle başlar ama yalnızca bilgi meselesi değildir. Asıl mesele eylemdir. Çünkü eyleme geçtiğiniz andan itibaren, ahlaki davranışlarınız size yeni şeyler öğretmeye başlar.
Ahlaki davrandıkça aklınız da gelişir. Ancak sadece akıllı olmak sizi ahlaki yapmaz. O aklı eyleme dönüştürmeniz gerekir. Bilgi eyleme dönüştüğünde, yaptığınız işin gerçek anlamını kavramaya başlarsınız. Nasıl yaptığınızı öğrenirsiniz ve bu size yeni ufuklar, yeni anlama kapıları açar. Bildiğiniz bir hadis vardır: ‘Kim bildiği ile amel ederse, Allah ona bilmediklerini de öğretir.’ İşte bu hadisin anlamı tam burada ortaya çıkıyor. Çünkü eyleme döktüğünüzde fark ediyorsunuz, deneyimliyorsunuz. Pratiğe dökülmeyen teorik bilginin gerçekten faydalı olduğunu düşünmüyorum. O sadece bilgidir. Değerler, eylemde ortaya çıkar. Ama bilgi ve eylem tek başına yeterli değildir. Bunları yaşam pratiğinde ustalıkla sergilemeniz gerekir. Hayat, yaşayarak öğrendiğimiz bir süreçtir. Bilgi ve eylem, yaşamda ahenkli bir bütün oluşturmalıdır. Ancak bu da yeterli değildir. Bir de bunları temsil edecek, yaşayacak ve sorumluluğunu üstlenecek bir rol model olmanız gerekir. İşte sorumluluk buradadır. Neyin değerli olduğunu bilmek, aynı zamanda onun sorumluluğunu almayı da gerektirir.
Değerli olanı keşfettiğimizde, fark ettiğimizde, onun sorumluluğunu da kavramış oluruz. O değeri yaşamak, yerine getirmek zorunda olduğumuzu anlarız. Peki ne değerlidir? İnsan olmak değerlidir. İnsanlığımızı göstermek, yaşamak değerlidir. İnananlar için Allah’ın rızasını kazanmak değerlidir.
Bu değeri bildikten sonra onun gerektirdiğini yerine getirmek, tam da sorumluluğumuzun ne olduğunu gösterir. Yani sorumluluğumuz şudur: Bu varlıklar âleminde beni değerli kılanın ne olduğunu keşfetmek ve ona göre yaşamak.
O zaman beni ne değerli kılıyor? Ahlaki bir varlık olmam. İçimin dışımla bir olması. Yaptıklarımın, insanlığa kattıklarımın, kültürümüzün ifadesiyle salih amellerin, değerli olduğunu fark ettiğimde, benim yapmam gerekenlerin, sorumluluğumun ne kadar büyük olduğunu da anlıyorum.
Sadece yaptıklarımızdan sorumlu değiliz. Bir de yapamadıklarımızdan, yapabildiğimiz halde yapmadıklarımızdan da sorumluyuz. Gücümüz yettiği halde yapmadıklarımız da bize sorulacak.
Hazreti Ömer’in çarpıcı bir sözü vardır: ‘Fırat’ın kenarında bir kurt bir kuzuyu yerse, bundan ben sorumluyum.’ İşte sorumluluk bu kadar geniştir.
Beni çok etkiler. Bir ambulans sireni duyduğumda hemen o insan için dua ederim. Neden? Çünkü yapabileceğim tek şey dua ise, en azından onu yaparım. Bu durum bize şunu gösteriyor: Değerleri yaşama konusunda birbirimize ne kadar muhtaç olduğumuzu. Bugün artık problemleri ülkesel veya ulusal ölçekte değil, küresel ölçekte çözmemiz gerekiyor. İnsanlıkla birlikte hareket edebilme yeteneğine kavuşmalıyız.
Modern insanın sorumlulukları arttı. Bencillik de artabilir ama hayatı değerli kılmak için daha çok sorumluluk almalıyız. Sorumluluğumuz kadar insan olduğumuzu, insan olduğumuz kadar da sorumluluğumuzu yerine getirmemiz gerektiğini fark etmemiz lazım.