Şükür, Arapça kökenli bir kelime olup sözlükteki karşılığı; ‘yapılan iyiliği bilmek ve onu yaymak, iyilik edeni iyiliğiyle övmek ve ona minnet duymaktır.’ İslam’a göre ise şükür; ‘Allah’tan gelen nimete; dil, gönül ve fiille mukabelede bulunmaktır.’ Şükür, sadece kuru bir teşekkür değil; nimetin farkındalığından dolayı nimeti verene karşı kişide oluşan müspet bir psikolojik hâl ve bilinçli bir tavırdır.
Kur’an, insanı “şükreden bir kul olmak” veya “nankör olmak” arasında özgür bir tercihle baş başa bırakır: “Şüphesiz biz ona doğru yolu gösterdik; artık o isterse şükreden olur, isterse nankör.” (İnsan, 76/3) Bu ayet; şükrün veya onun karşıtı olan nankörlüğün imtihan için yaratılmış olan kulların bilinçli bir tercihi olduğunun açık göstergesidir.
İslâm âlimleri şükrü üç boyutta ele almışlardır. Birincisi kalp ile şükürdür; bunun anlamı; nimeti Allah’tan bilmek, nimeti vereni kalben sevmek ayrıca sebeplerde boğulmamaktır. İkincisi, dil ile şükürdür; bu da sadece bir söz değil, bir farkındalık ilânıdır. Üçüncüsü ise fiil ile şükürdür; bunun da anlamı; nimeti veriliş amacına uygun kullanmaktır. Mesela; vücut azalarını günah için değil iyilik ve ibadet için, akıl nimetini inkâr için değil hakkı takdir ve tasdik için, ilmi kibir için değil güzel ameller işlemek için, malı israf için değil helal dairesinde kullanmaktır. Dolayısıyla şükür, pasif bir kabulleniş değil, aktif bir yaşam ve ahlâk biçimidir.
Kur’an’a göre şükür bir inanç meselesidir ve imanla doğrudan ilişkilidir, nankörlük ise doğrudan küfürle bağlantılıdır. Bu nedenle şükür ehli olmak İslam’da çok önemli bir ibadet olup hem nimetleri koruyucu hem de artırıcı bir özellik taşır. Nitekim “Eğer şükrederseniz elbette size nimetimi artırırım.” (İbrahim, 14/7) ayeti şükrün sadece nimeti korumadığını, onu bolluk ve berekete dönüştürdüğünü de açıkça ifade eder. Ne var ki bu artışı her zaman maddi olarak beklemek de doğru bir yaklaşım değildir; huzur, kanaat ve kalp genişliği de nimetin artışıdır. Ayrıca şükreden bir kul bu tavrıyla Rabbini minnet altına alma psikolojisine de asla girmemelidir. Zira Allah (c.c.) kullarının şükrüne veya teşekkürüne muhtaç değildir. “Kim şükrederse, ancak kendisi için şükretmiş olur.” (Lokman, 31/12) ayeti de bu gerçeği ifade eder.
Şükür ve sabır insanı manen inşa etmede iki kardeş duygudur. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurur: “Müminin hâli ne hoştur! Her hâli kendisi için hayırlıdır ve bu durum yalnız mümine mahsustur. Başına güzel bir iş geldiğinde şükreder; bu onun için hayır olur. Başına bir sıkıntı geldiğinde ise sabreder; bu da onun için hayır olur.” (Müslim, Zühd, 64)
Bu hadis, İslam’da hayatın iki kanatla yaşandığını gösterir. Nimet anında şükreden, zorluk anında sabreden olmak gerekir ki böylece nimetlerle ve musibetlerle imtihanı gerektiği kadar anlamlı olmuş olur. Dolayısıyla İslam düşüncesi açısından bakıldığında şükür duygusu; insanın akıl, ahlâk ve erdem dengesini koruyan ve insanı sürekli eksik hissettiren hırs döngüsünden çıkararak kanaatle olgunlaştıran önemli bir erdemdir. Bu yönüyle şükür, hem nefsi terbiye eder, hem aklı dengede tutar, hem kalbi huzura taşır, hem de kul ile Allah arasındaki sevgi bağını derinleştirir.
Bu nedenle; akıl ve insaf sahibi her insanın, nimetlerin kıymetini bilmesi bu konuda nankörlük yapmaması gerekir. Ne var ki insanların kahir ekseriyeti, nimetleri inkâr ettikleri için değil; nimetleri kanıksamak dediğimiz alışkanlık hastalığı yüzünden şükürde kusur ederler. İnsanoğlu doğası itibariyle içine doğduğu nimet ve zenginliklerin mucize özelliklerini görmeyip gayet normal olduğunu ve hep kalıcı olduğunu sanır. Bu nedenle acıkınca yiyeceklerin, sağlığını kaybedince sıhhatinin, sevdiklerini kaybedince dostlarının kıymetini ancak idrak edebilir. İşte bu nimetlerin kıymetini kaybetmeden bilmek ve bunları korumaya almak gerçekten şükürle mümkündür. Şükrü besleyen ve destekleyen en önemli duygu ‘değer takdir duygusu’dur. Yani büyüğünden küçüğüne her nimeti tek tek ele alıp üzerinde derin derin düşünmek, tefekkür etmektir. İşte bu insaflı ve vicdanlı tefekkür yeryüzündeki her bir varlığın ve her bir nimetin aslında yoktan var edilen ve kaybolsalar asla yerine yenisini koyamayacağımız nasıl bir mucize olduğunu hissetmemize yardım edecektir. Güneşin her sabah aynı yerden doğuşu, gecenin gündüzü takip etmesi, atmosferdeki gaz oranları, mevsimler, yaşamımıza elverişli iklimler ve doğa şartları birer mucizedir. Tüm bunların yanı sıra, bizlerin de bu nimetleri algılayacak göz ve kulak gibi duyu organlarına sahip oluşumuz ne büyük bir nimettir. İşte değer takdir duygusu bozulmamış, akıl ve insaf sahibi insanların özelliği odur ki her bir nimeti fark ederler; bir lokmanın, bir üzüm tanesinin dahi değerini bilip bunlar için çok şükrederler. Ama maalesef ki Rabbimiz, “Kullarım arasında hakkıyla şükredenler pek azdır.” (Sebe’, 34/13) diye insanoğlunun bu konudaki eksikliği için adeta serzenişte bulunur. Evet, şükür ehli olmak akıllı, adaletli, güzel ahlaklı, insaf sahibi kaliteli insanların işidir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) “Irmak kenarında abdest alırken bile, suyu israf etmeyin” demiştir. Bu sözüyle büyük bir mucize olarak ümmetine hem su nimetinin kıymetini bildirmiş hem de 1400 yıl ötesinden bugün insanlığın yüz yüze kaldığı susuzluk sorununun çözümüne işaret etmiştir. Zira nimetleri bol diye israf etmek, o nimetleri küçük görmek ve değersizleştirmek ile eşdeğerdir. Anadolu’da bir adet vardır; ekmek yere düşünce yerden alınır, öpülür, başa konur. İşte bu adetler yokluk ve kıtlık günlerinin topluma kazandırdığı güzel geleneklerdir.
Evet, şimdi kendi üzerimizde biraz tefekkür edelim ve Rabbimizin üzerimizdeki nimetlerini nefsimize hatırlatalım. Allah (c.c.) bize anne, baba, çoluk çocuk, hayat, sağlık, eş, dost gibi sayısız nimetler vermiştir. İman ve İslam nimeti bahşetmiş; Resulullah’a (s.a.v.) ümmet kılmıştır; bunların her biri ne büyük nimettir. Düşünün bir kere; Resulullah (s.a.v.) dünyaya teşrif etmeseydi, dünyanın hali ve bizim halimiz nice olurdu. Yine Rabbimiz, dilinizle teşekkür edin, kalbinizle şükredin ve vücudunuzla ibadet edin diye nice meyveler, yiyecekler, içecekler vermiş. Dikkatle bakıldığında görülür ki bu nimetlerin, aroması dilimize, görüntüsü gözümüze, içindeki besinler ve vitaminler vücudumuza hitap ediyor.
O halde her zaman bu nimetleri değerlendirirken üç ayrı yönden değerlendireceğiz. Şöyle ki ilk önce nimeti bahşeden Rabbimizi, sonra bu nimete kavuşmuş olan kendimizi, sonra da nimetin kendisini göreceğiz ve bu üçlü bakış açısını hep muhafaza edeceğiz. Böylece kazanacağımız alışkanlıkla inşaAllah bizler nankörlerden olmaktan kurtulup Rabbimizin Kur’an’da övdüğü, şükreden kullar makamına çıkabileceğiz. Şükür makamı çok yüksek bir makamdır; lâkin herkes bu makama ulaşamıyor, bu makama çıkabilmek için bir kişide şükür psikolojisinin oluşması ve yerleşmesi gerekiyor. Bir insanda şükür psikolojisinin yerleşip hâkim olması ise o kişideki enaniyetin ve nankörlüğün baskılanması anlamına geliyor ki işte bu yüzden çok nadir insanlar bu makama ulaşabiliyorlar. Şükrün çok önemli bir kazanımı da kişide Allah sevgisini ziyadeleştirmesidir. Şöyle ki şükür ehli olan bir kişi diliyle Allah’ın nimetlerini anarken, kendiliğinden kalbiyle de Allah’ın nimetlerini seviyor. Bu sevginin kaçınılmaz bir sonucu olarak da nimetleri veren Rabbine karşı sevgisi artıp ziyadeleşiyor. Rabbimiz bizden bu hakikati fark ederek şükür ehlinden olmamızı, böylece hem dünya hayatında hem de ahiret hayatında gerçek bir huzur ve mutluluğa ulaşmamızı istiyor.
Bir konuya daha açıklık getirmezsek şükrü eksik anlatmış oluruz: İyilik gördüğümüz kişilere teşekkürü bir borç bilmek ve bunu asla ihmal etmemek gerekir. Zira Peygamber Efendimiz (s.a.v.); ‘İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah’a da şükretmez’ buyurarak bu inceliği açıkça vurgulamaktadır. Diyelim ki bir insandan bir ikram, bir ihsan veya bir iyilik gördük. O kişiye teşekkür etmek, onun için duada bulunmak ve gördüğümüz bu iyiliği başkalarına anlatmak da şükrün ihmal edilmemesi gereken önemli bir boyutudur.
Şimdi çok önemli bir hususa daha dikkat çekelim. Rabbimiz çok sayıda Kur’an ayetinde nimetlere şükredin diyor. Şükür ise aynı zamanda verilen nimeti sevmek anlamına da geliyor, bu gayet açık. O halde şükredin diyen ayetler nimetlerin tamamını içeren dünyayı sevin diye de açıkça mesaj verip teşvik ediyor. Peki, şimdi burada dünyayı zemmeden bazı hadis-i şeriflerle bir tezat durumla mı karşı karşıyayız? Mesela çok meşhur olan “Günahların başı dünyayı sevmektir” diyen hadis-i şerif ile dünyayı sevmeye teşvik eden ayet ve hadis-i şerifleri birlikte nasıl yorumlayacağız, işte bu konu çok önemli. Maalesef bu sorunun çözümünde yapılan hatalar bugün Müslüman toplumların içinde bulunduğu fakirliğin ve zayıflığın da önemli bir sebebidir. Özellikle İslam coğrafyası üzerinde oynanan oyunların farkındalığı ile bu konuların sıklıkla sohbetini yapıp, ikisi arasındaki inceliği anlatıyorum ki artık Müslümanlar uyansınlar. Nitekim her aklı başında İslam büyüğü de bu konuya önemle temas ediyor. Aslında bu konunun çözümü gayet basit, daha önce sıklıkla üzerinde durduğumuz “dünyanın üç yüzü vardır” sohbetini hatırlayalım. Dünyanın Allah’a bakan yüzü, ahirete bakan yüzü, bir de günahlara bakan yüzü diyerek üç yüzünden bahsetmiştik. Bunların ayrımını iyi yapmamız önemli. Şimdi akıl ve mantık gereği dünyanın Allah’a bakan yüzünü severiz zira bu yüzü Rabbimizin isim ve sıfatlarını bilmek, tanımak ve tefekkür edebilmek için kesinlikle gerekli. Ahirete bakan yüzünü de mantık gereği sevmeliyiz; zira ibadet yapabilmek, cenneti arzulamak ve ahireti kazanmak için de bu yönünden faydalanmak zorundayız. Bir de dünyanın günahlara teşvik eden yüzü vardır ki işte Peygamber Efendimizin (s.a.v.) uyardığı dünya budur. Elbette bu dünyayı sevmeyecek, bilakis ondan sakınacağız.
İşte sevilmesi gereken dünya nimetleri için Rabbimiz kullarından sevgi, vefa ve teşekkür bekliyor. Sayısız yiyecekleri, meyveleri, çiçekleri görün dilinizle teşekkür edin, kalbinizle şükredin ve vücudunuzla ibadet edin diyor. Birçok akılsız insan bunların hiçbirini nimet olarak görmüyor da ufak bir hastalığını, borcunu veya derdini öne çıkarıyor ve sonra onu öyle büyütüyor ki bütün hayatı o derdi oluyor. Bu nedenle bir kişi ‘hastayım’ dememeli, ‘bir hastalığım var’ demeli. Zira bir kişi ‘hastayım’ dediği zaman bütün vücudu her zerresiyle sanki hastaymış gibi tüm gücünü ve enerjisini o hastalığa veriyor; üzerindeki diğer tüm nimetleri unutuyor. O halde aklı başında bir kişi böyle durumlarda evet hastalığım var ama çok şükür, evim var, çoluk çocuğum, sağlıklı başka organlarım var diyerek üzerindeki sayısız nimetleri hatıra getirmelidir. Zira hastayım diyerek diğer bütün nimetleri flu görmek veya hiç görmemek insanı nankörlükten kaynaklanan bir negatif duruma düşürüyor. İşte böyle durumlarda Rabbimizi yok sayarak veya dışarda bırakarak sorunlarımıza çözüm aradığımız için çoğu zaman farkında olmayarak nankör duruma düşüyoruz. Hâlbuki şartlar ne olursa olsun üzerimizde şükür edecek nimetlerin sayısı dertlerimizden çoktur. Bu nedenle Rabbimiz diyor ki “Kullarım arasında hakkıyla şükredenler pek azdır.”
Şükürsüzlüğün bir nedeni de aslında Allah’a karşı sevgi azlığıdır; bunun da sebebi bencilliğimizdir. Maalesef insanların çok azında bencilliğinin etkisini bastıracak kadar Allah sevgisi bulunuyor. Allah sevgisi şükürsüzlüğün bir numaralı ilacıdır. Bugün psikologlar da şükür psikolojisine sahip kişilerin; toplum içinde daha huzurlu, daha mutlu ve daha sağlıklı olduklarını açıkça söylüyorlar.
Bu yüzden ben hiçbir nimete veya külfete tek bir cepheden bakmam. Daha önce de ifade ettiğim gibi her zaman bu nimetleri değerlendirirken üç yönden değerlendiririm. İlk önce nimeti bahşeden Rabbimi, sonra bu nimete kavuşmuş olan kendimi, sonra da nimetin kendisini görmeye çalışırım. Zira bir kişi kendisine verilen değerleri Allah’tan gayri düşünürse o kişide ucb denen çok tehlikeli bir nefs hastalığı oluşuyor. “Bu değerleri ve nimetleri bana Allah verdi” derse bu düşünceden ise o kişide İslâm’ın emrettiği vakar duygusu oluşuyor ki, bir kişi bu bilinçte olursa ucbdan da kurtuluyor. Dostlarıma tavsiyemdir ki Allah’ı hesaba katmadan hiçbir nimeti değerlendirmesinler ve hiçbir insanla da sosyal ilişkiye girmesinler. Zira bu hastalıklı bakış açısı insanlara resmi gösteriyor da ressamı göstermiyor. Bu duyguyu yakalayamayan bir kişi ise ibadetlerinde ihlaslı bir Müslüman dahi olamıyor, ihlaslı olamayınca da ne kulluğunun, ne yaptığı ibadetlerinin Allah katında bir değeri olmuyor.
Neticede Allah’ın verdiği nimetlerin değerini bilmemek, nankörlükten kaynaklanıyor ve bu değeri göremeyecek kadar basiretsizler de bir süre sonra iman dairesinden çıkıp kâfir oluyorlar. Bunun en büyük nedeni ise sıklıkla ifade ettiğimiz gibi ‘değer takdir duygusu’ bozukluğudur. Yani nimetlerin kıymetini takdir edememek ve neticesinde nimete saygı duymamak böyle tehlikeli bir sonuca insanı götürebiliyor.
Ben şükür ile birlikte israf konusuna da çok dikkat ederim, evimde boşa yanan elektriği, boşa akan suyu görmek istemem, buna müsaade etmem, zira bu tutum israftır. Nitekim Rabbimiz “…İsraf etmeyin, israf edenler şeytanın kardeşleridir.” (İsra, 17/26,27) diye ciddi bir şekilde uyarıyor. Zaten nimete değer veren bir kişi onu israf etmez, ona saygı duyar, duygu ve davranışlarıyla da nimete verdiği saygısını belli eder.
Son olarak Kur’an’daki Rahman Suresi’ni sık sık okumanızı ve bu sureden güzel dersler çıkarmanızı tavsiye ederek sohbeti bitirmek istiyorum. Ben Rahman suresini okuyunca ağlamıştım. Bu surede Rabbimiz, alışma ve kanıksama hastalığına karşı bizi uyarıyor, “nimetlerini hatırlatıp sonra bunları kanıksadınız, bol bulup alıştınız o nedenle artık onları görmezden gelip yalanlıyorsunuz” diye merhametinden tek tek nimetleri hatırlatıp, kullarını uyarıyor. Dedim ki, bu sureyi Allah’tan başkası indiremez, bu ayetleri gönderen insan psikolojisini çok iyi bilen olmalı, nitekim o da kullarını ve onların tüm duygularını yaratan yüce Rabbimizdir elbette…
Evet, artık sohbeti bu konuyla alakalı bir dua ile bitirelim. Ey Rabbimiz, üzerimizdeki sayısız nimetlere alışıp kanıksamaktan, bu nedenle sana ve iyilik gördüğümüz her varlığa karşı bilerek veya bilmeyerek şükürsüzlük ve nankörlük etmekten bizleri koru. Amin.
Allah’a (c.c.) emanet olun.
(Bu yazı Şenel İlhan Beyefendi’nin sohbetlerinden bir derlemedir.)
