Modern dünya, bilgiyi yalnızca laboratuvar verisine ve kuru bir akıl yürütmeye indirgerken, insanı manevî bir boşluğa itmektedir. “Kur’ân’da Bilme Biçimleri” başlıklı çalışmanızda Kur’ân-ı Kerîm’in ‘ilmi’, sadece zihinsel bir faaliyet olarak değil; kalbi, ruhu ve ahlâkı da içine alan bütüncül bir anlam çerçevesinde ele aldığını görüyoruz. Bize Kur’ân’ın, insanı bu parçalanmışlıktan kurtararak ‘Tevhid’ ekseninde nasıl bütünleştirdiğini anlatır mısınız?
Modern düşünce sistemleri, yalnızca bilginin kaynağını sınırlamakla kalmamış; bilginin mahiyeti ve amacı konusunda da insanı manevî bir boşluğa sürükleyen tercihlerde bulunmuştur. İsterseniz önce bu hususlara kısaca değinelim, ardından Kur’ân-ı Kerîm’in bakış açısına geçelim ve Kur’ân’ın sunduğu ilim anlayışının hangi noktalardan tevhid ilkesini gerçekleştirdiğini ifade etmeye çalışalım.
Modern bilgi paradigması, meşruiyet sahasını rasyonel akıl ve laboratuvar verisiyle sınırlamış, vahiy, ilham ve sezgi gibi aşkın bilgi kaynaklarını genellikle geçersiz saymıştır. Bu durumun bir neticesi olarak varlığın “niçin”ine dair soruları metodolojik olarak paranteze almış ve yalnızca “nasıl” sorusuna odaklanmıştır. Böylece varlığı “anlam”dan soyutlayarak ontolojik bir kırılmaya yol açmış ve insanı kendi varoluşuna yabancılaştırmıştır. Aklın kalpten, olgunun değerden, fiziksel dünyanın metafizik gerçeklikten koparılması; insanın “Ben kimim?” ve “Niçin var edildim?” gibi temel sorularını cevapsız bırakan parçalayıcı bir zihniyeti beraberinde getirmiştir. Bu soruların ilkesel olarak dışlanması ise, bilginin insanı yönlendiren değil, onu amaçsızlık girdabına iten bir araca dönüşmesine yol açmıştır.
Modern epistemolojide bilginin mahiyeti ve amacı da bu manevî boşluğu derinleştirecek niteliktedir. Zira bilgi, nesneleştirilmiş ve öznesinden koparılmış bir veri yığınına indirgenmiştir. Nesneleştirilen bilgi, insanla, toplumla ve ahlâkî sorumlulukla bağını yitirir; yalnızca ölçülebilir ve depolanabilir ...
Yazının tamamını dergimizden okuyabilirsiniz.