Çalışmanızda, çocukların soyut kavramları anlamlandırmaya çalışırken gökyüzü, bulutlar veya parlak bir ışık gibi somut imgelere başvurduklarına değiniyorsunuz. İnancın henüz tam sınırlarının çizilmediği bu evredeki zihinsel konumlandırma çabalarının, çocukların ruhsal dünyalarındaki karşılığını detaylandırır mısınız?
Bu noktada çocuğun içinde bulunduğu gelişimsel dönemi de hesaba katmak gerekiyor. Benim araştırmamda da üzerinde durduğum dönem olan 7–12 yaş aralığındaki çocuk dünyayı anlamlandırırken gözlemleyebildiği, deneyimleyebildiği ve zihninde canlandırabildiği unsurlardan güçlü biçimde yararlanıyor. Fakat çocuğun gökyüzünü, bulutu ya da ışığı kullanmasını yalnızca somut düşüncenin bir sonucu olarak görmek, bu çocukların kurduğu anlam dünyasını gereğinden fazla daraltır. Çünkü burada çocuk, aslında oldukça zor bir zihinsel problemle karşı karşıya: Hiç görmediği, doğrudan deneyimleyemediği ve sınırlarını tam olarak belirleyemediği bir varlığı kendi dünyasında nasıl konumlandıracak? Çocuğun cevabı çoğu zaman sahip olduğu sembolik dünyadan geliyor. Nitekim farklı kültürlerden çocukların çizimlerini inceleyen araştırmalarda Tanrı’nın gökyüzüyle ilişkilendirilmesi oldukça belirgin biçimde ortaya çıkıyor. Işık ve sarı, gökyüzü ve mavi gibi renk ilişkilerinin de farklı kültürel çevrelerde tekrarlandığı görülüyor. Bu da şunu düşündürüyor: Çocuk görünmeyeni anlatırken, gördüğü dünyadaki görüntü ile birlikte o görüntünün taşıdığı anlamı da ödünç alıyor. Dolayısıyla gökyüzü çocuk için sadece Allah’ın bulunduğu yer olmayabilir. Gökyüzü, yukarıda oluşuyla yüceliği, ulaşılmazlığı ve aşkınlığı taşıyabilir. Işık da yalnızca parlak bir nesne değildir. Çocuğun dünyasında iyilik, güven, korunma ve yol gösterme gibi duygusal anlamlarla birleşebilir. Yani çocuk bir ışık çizerek aslında oldukça soyut bir şeyi, örneğin Allah’ı güven veren veya yol gösteren bir varlık olarak nasıl yaşadığını anlatıyor olabilir. Çocukların Allah temsillerine ilişkin bütüncül m...
Yazının tamamını dergimizden okuyabilirsiniz.