Şüphenin Boyutları: Entelektüel İnanç ve Psikolojik Vesvese / Şenel İlhan Beyefendi'nin Sohbetinden

İnsanların kahir ekseriyeti kendilerini yalnızca rasyonel akıldan, soyut düşünceden ibaret sanma hatasına düşer. Oysa bizim bir psikolojik cephemiz, bir nefsimiz, bir de entelektüel zihnimiz var. Allah’a imanın da kişilerin yaratılışına göre değişen sezgisel veya entelektüel inanç gibi farklı cepheleri veya yolları vardır. Biz diyelim ki Allah’a entelektüel anlamda akılla iman ettik, böyle bir durumda zihnimiz boş durmayıp bazen felsefi kurcalamalarla kuşku üretebilir. İşte bu kuşkulardan korkmamak gerekir zira şu gerçek iyi bilinmelidir: Aklın sorgulaması ile zihnin evhamı tamamen farklı şeylerdir.
Böyle bir durumda asıl sorun, şüphelerimizin entelektüel bir sorgulama olmaktan çıkıp psikolojik bir saplantıya dönüşmesiyle başlar. Psikolojik kuşku bir marazdır; insanı, gerçeklikle bağını koparacak raddeye getirir, hatta intihara kadar sürükler. İnsanların çoğunu dinden ve imandan eden şey akli delilsizlik değil, bu psikolojik şüphelerdir (vesveselerdir). Oysa etrafta yaratılışa ve hakikate dair deliller adeta fışkırmaktadır. Ama psikolojik olarak tıkanmış adam delil arıyor da arıyor... Niyeti anlamak olan bir inançlıya tek bir delil yeterlidir çünkü onun derdi psikolojik bir takıntı değil, hakikattir. Diğerinin derdi ise ne aklidir ne de ruhsal; onun derdi nefsani ve psikolojiktir.
Delilsiz İhtimaller ve Vesveseyle Mücadele
Epistemolojik açıdan bakıldığında, mantıklı bir delilden kaynaklanmayan hiçbir ihtimalin bilgi değerinde karşılığı yoktur. Ama gel gör ki hiçbir delili olmayan o boş korkular zihne bir düştü mü insanın psikolojisini bozar, hayatını zindan eder. Başında böyle bir dert varsa, “Görünürde hiçbir delil yok” diye yemin etsen bile rahat duramazsın, yine gider o soyut evhamlarına ve kuşkularına göre hareket edersin. Tıpkı somut hiçbir gerçekliği ve istihbaratı olmadığı hâlde, birisi kalkıp “Uçakta bomba var!” diye bağırdığında, sırf o ihtimalin korkusundan herkesin paniğe kapılıp uçağı boşaltması gibi...
Fakat bu alışkanlığa dayalı evhamlar sık sık tekrar ederse zihin mantığı öğrenir. Diyelim ki havalimanında bir deli var; her hafta gelip “Uçakta bomba var!” diye bağırıyor. İlkinde inandın, ikincisinde tereddüt ettin ama her defasında fiiliyatta hiçbir şey çıkmadığını gördün. Bir süre sonra artık o evham sana korku vermemeye başlar. Zihin tecrübeyle sağlamlaşır ve “Bu adam deli, dediklerinin karşılığı yok” diyerek inanmamayı öğrenir.
Kafana kiremit düşmesi örneği de böyledir. Sokağa çıktığında, teorik olarak bir binadan kafana kiremit düşme ihtimali var mıdır? Evet, vardır ama biz bu teorik ihtimale rağmen “düşmeyecek” varsayımı ve inancıyla gayet rahat bir şekilde sokağa çıkıp hayatımıza devam ediyoruz. İşte vesvese geldiğinde de yapılacak şey tam olarak budur: o sesi dinlememeyi başarmak! Vesveseyi mantıklı delillerle ikna edip susturmaya çalışırsan ömür boyu onun peşinde koşarsın çünkü zihin sonsuz absürt ihtimal üretebilir. Bu durumda yapılacak en doğru ve en mantıklı şey bu türden psikolojik vesveseleri ciddiye almayıp yoluna devam etmektir.
Kalbin Tatmini ve Varoluşsal Duruş
Kur’an’ın tabiriyle: “Kalpler ancak Allah’ın zikriyle mutmain olur.” Çözüm, zihni kurcalayan vesveselere prim vermemek ve kalbi asıl merkezine bağlamaktır. Vesveseye aldırmamak, söylenen şüpheyi kabul ettiğin ya da dini inkâr ettiğin anlamına gelmez. Aksine, o korkunun ve vehmin üzerindeki felç edici etkisini reddedip net ve kararlı bir duruş ortaya koymaktır. İman ve akıl sağlığı tam olarak bu ölçü üzerine kurulur.
Biliyorum, bu anlattıklarımı dinleyenlerin yüzde 99’u tam olarak ne demek istediğimi anlamayacak. “Bu bilgiler bizim işimize yarar mı ki?” diye düşünecekler. Ama aslında tam da gündelik hayatta insanların işine en çok yarayacak bilgi budur: insanı kilitleyen vesveselere ve evhamlara aldırmamak.
İnsanın bir de derin psikolojik boyutu var ki biz buna “varoluşsal değer” veya “varoluşsal alan” diyoruz. Mantığın ve soyut aklın insanın eylemleri üzerindeki katkısı belki yüzde 10 ile 20 civarındadır. Bizim varoluşsal tarafımız, yani kalbimiz, duygularımız ve ruhsal temelimizi oluşturan katman çok daha güçlüdür. Hâl böyle olunca, varoluşsal alandaki takıntılarımız da evhamlarımız da son derece kuvvetli olur. Bunlar sıradan mantık kalıplarıyla çözülecek şeyler değildir ancak ileri düzey psikiyatrların, derinlemesine çalışan akademisyenlerin ve işin ehli kişilerin kavrayabileceği mekanizmalardır.
Feraset, Delil Arayışı ve Hz. Abdullah bin Selam’ın İmanı
İmanın en kıymetli ve en faydalı biçimi, Medineli büyük âlim Hz. Abdullah bin Selam’ın imanı gibisidir. Sağlıklı bir insanda akıl ve kalp birbirine zıt şeyler söylemez. İkisi arasında çelişki var gibi görünüyorsa, ortada derin bir algı bozukluğu vardır. Kalp, mantığın yüzeysel çıkarımlarından çok daha derin bir algı organıdır.
Elbette binlerce mantıksal delili üst üste koyarak da iman edilebilir. Fakat Abdullah bin Selam’ın doğrudan sezgiye ve basirete dayanan imanı çok daha güvenilir, çok daha sarsılmaz ve kuvvetlidir. Bir insanın, karşısındakinin hakikatine güvenebilecek kadar keskin sezgileri, öngörüsü ve ruhsal radarları varsa onun için hiçbir problem yoktur. Ama eğer bir insanın algıları ferasetten (basiretten) koptuysa, kalbi körleştiyse, işte o zaman sürekli dışarıda tutunacak bir delil arar. Abdullah bin Selam büyük bir Yahudi âlimiydi; kalbinin ferasetine güvendi, Resûlullah’ın (s.a.v.) yüzüne baktı ve “Bu yüzde yalan olamaz, bu yüz yalan söylemez!” diyerek tek bir mucize veya teorik delil istemeden iman etti.
Büyük veli İmam-ı Rabbani de bu hakikate vurgu yapar: Kur’an gibi devasa bir mucize ortadayken, Hz. Peygamber’in şahsiyeti ve ahlakı gözler önündeyken hâlâ olağanüstü mucizeler ve ek deliller arayanlara “Yazıklar olsun!” der. Çünkü 1400 sene önce gerçekleşen ve tevatür yoluyla (şüphe götürmez aktarımla) bize ulaşan o mucizeler, hakikat arayıcısı için aslında az önce gözünün önünde yaşanmış gibidir.
Kendine ve İmanına İnanmak
İşte benim de bir tarafım Hz. Abdullah bin Selam gibidir; bu benim varoluşsal, sezgisel tarafımdır. Kaleme aldığım “İmanına İnanmak” kitabını tam olarak bu zihinsel ve ruhsal içeriğe dayanarak yazmaya çalıştım. İmanına inanmak demek aslında özüne ve kendine inanmak demektir.
Adam çıkıyor: “İnandın ama ya sırf işine geldiği için, psikolojik olarak rahatlamak için iman ettiysen?” diye soruyor. Bu soru baştan sona absürttür! Ben sana iç dünyamdan seslenip “Ben inanıyorum” diyorum; sen ise bana dışarıdan gelip “Bunu bana somut olarak ispat et” diyorsun. Öznel, subjektif ve içsel olan bir tecrübeyi dışsal laboratuvar metotlarıyla nasıl ispat edebilirim? Burada laboratuvar değil, kalp lazımdır.
Önünde iki yol var: bir yanda Budist bir anlayış, diğer yanda Müslüman bir duruş... “Hangi tarafta duracağım?” sorusuna Bediüzzaman Said Nursi çok manidar bir örnekle cevap verir: Uzakta karanlıkta parıldayan bir ateş böceği görsen, uzaktan bakınca onu ilk anda gökyüzünde bir yıldız sanabilirsin. Oysa 1400 senedir milyarlarca insan o ışığa bakıyor; 1400 yıldır kim ateş böceğini yıldız sanıp peşinden gitmiş? Kur’an 1400 senedir insanlığı hurafelere değil, apaçık bir şekilde kalbe, akla ve hakikate davet ediyor.
Tıpkı fizikte yer çekimi kanununun ispatlandığı gibi, termodinamikte entropi yasasının ispatlandığı gibi... Şimdi bunları inkâr eden birisi çıktı diye, yer çekimini ve entropiyi yok sayıp her şeye sıfırdan başlayarak bu yasaları tekrar ispatlamaya mı çalışacağız? Hayır, aklını doğru kullananlar için apaçık bir şekilde hakikat kurulmuş ve sabitlenmiştir; bize düşen, vesveselerle vakit kaybetmeyip o hakikatin üzerinde dimdik durmaktır.
Allah’a (c.c.) emanet olun.
(Bu yazı Şenel İlhan Beyefendi’nin sohbetlerinden bir derlemedir.)