Sevgiye Dair / Doç. Dr. Hatice Toksöz

Sevgiye Dair / Doç. Dr. Hatice Toksöz

Tarih: 2020-01-01

 

Temelde “sevgi” konusu, kalbî ve ruhî bir meleke midir? Her güzel huyun bir eğitimi ve mücadelesi olabileceği gibi, “sevgi eğitimi” de var mıdır? Tüm bunlar çerçevesinde sevgi-kalp ilişkisine dair neler söylemek istersiniz? Zıddı nefret ise, sevgisizlik bir “araf” hali diyebilir miyiz?

“Sevgi” sözcüğü bir kavram olarak Arapçada “hub” kökünden türetilmiş ve Türkçede de “muhabbet” şeklinde kullanılan “mehabbe”dir. Istılahi olarak ise sevgi, “kişinin iyi (hayr) olarak gördüğü ya da düşündüğü bir şeyi istemesi, sevmesi veya ondan hoşlanması” şeklinde tanımlanmıştır. İslam düşüncesinde insandaki sevgi duygusunun ya karşı cinse duyulan sevgi gibi bir hazdan ya faydalanılacak bir nesneden hoşlanma gibi bir faydadan ya da ilim erbabının birbirini sevmesi gibi bilgiden kaynaklandığı ifade edilmiştir. Türkçede kullanılan “nefret” kelimesi sevginin zıddı olarak kullanılmıştır. Bu çerçevede nefreti tanımlarsak, nefret “insanın arzulamadığı, istemediği, uzak durduğu bir şeyden kaçması, ondan nefret etmesi” olarak ifade edebiliriz.

İslam düşüncesinin önemli tasavvufçularından biri olan Hücvirî, “Keşfu’l-mahcub” adlı eserinde sevgiyi tohuma benzeterek “hayatın aslı” şeklinde ifade eder. Nitekim tohumu toprağa atıp, ona yeterli su ve sıcaklık imkânı verildiği zaman vakti geldiğinde bu tohum filizlenip büyüyerek çiçek açar ve meyve verir. Benzer şekilde bir insanın kalbine atılan sevgi de burada büyür ve başka sevgilere ulaşmasına vasıta olur. Dolayısıyla bir tohum gibi insanın kalbine atılan sevgi tohumu yeşerir, büyür ve gelişir. Özellikle aile içinde çocukların kalbine atılan sevgi tohumlarının o çocuğun ilerideki hayatında büyük etkisi olacağı muhakkaktır. Zira sevginin maddi değil, manevi olarak insanı büyüten, besleyen bir olgu olduğunu söyleyebiliriz.

Ayrıca burada sevgi ile kalp arasındaki ilişkiyi Gazâlî’nin “İhyâu ulumi’d-din” adlı eserinde zikrettiği bir metafor ile şu şekilde anlatabiliriz: “Sevgi (el-mehabbe), temiz bir ağaçtır. O ağacın kökü yerde sabit, dalları semaya yükselmiş, meyveleri ise kalp, dil ve azalarda ortaya çıkmıştır.”

Sevginin de “ölçülü” olmak kaydıyla insanı çok geliştirdiği söylenir. Yeter ki sevelim… Sevmek ve sevilmek, insan “normalliği” açısından çok tamamlayıcı unsurlar… Sevgi ile insan psikolojisi arasındaki ilişki, pek çok psikiyatrik hastalığın temelini oluşturması nedeniyle bugün neredeyse toplumsal huzurun tuzu biberi mesabesinde bir etkiye sahip... Konuyu değerlendirir misiniz?

Sevgi insanın tabiatında var olan bir duygudur. İslam düşüncesinde sevginin “şuurlu bir varlık olan insanın iradi bir durumu” olarak tasvir edildiğini görüyoruz. Öncelikle insandaki sevginin iki çeşit olduğunu belirtmeliyiz. Biri tabiî sevgi, diğeri iradî sevgidir. Tabiî sevgi anne-babanın çocuğuna olan sevgisidir. İradî sevginin ise birçok sebebi vardır. İslam düşünürleri sevginin marifete tabi olduğunu söylerler. Nitekim Gazâlî, sevginin marifet ve idrak ile gerçekleştiğini ifade eder. Ona göre sevgi, canlı ve idrak sahibi bir varlığın temel özelliğidir, bu sebeple sevgi bilgi olmadan meydana gelmez. İnsan ancak bildiği bir şeyi sever. Bu çerçevede insanın bilgiyi duyuları ve aklıyla elde ettiğini söylemeliyiz. İnsandaki her bir duyunun kendine özgü hazzı vardır. Mesela, kulağın hazzı duyduğu seslerde, gözün hazzı hoşlandığı şeylerde, burnun hazzı hissettiği güzel kokulardadır. İnsandaki bu duyular idrak ettikleri şeylerden haz aldıkları için sevilmektedir.

Ancak insan sahip olduğu beş duyusu bakımından hayvanlarla ortak özelliğe sahiptir. İnsanı diğer varlıklardan ayıran temel niteliği ise aklı ve kalbidir. İnsan aklı ve kalbi ile duyuların idrak edemediği ilâhî ve yüce olan şeyleri idrak eder ve anlayarak buradaki güzellikleri görür ve sever. İnsan ruh ve bedenden meydana gelmiş bir varlıktır. Yüce Allah’ın insana bahşettiği ilk nimeti ona birbiriyle uyumlu çalışan organları olan mükemmel bir vücut vermesi, ardından da akıl vererek bedenin kontrolünü aklına vermesidir. Bu noktada insan bedenî arzularının peşinden koşar ve her daim bedenî hazlarıyla meşgul olursa bir süre sonra akıl yetisi kendi fonksiyonunu gerçekleştiremez hale gelir. Bunun neticesinde de insandaki asıl olan insanî değerler kaybolur gider.

İslam ahlakında ve İslam düşüncesinde “sevgi” konusu, duygu, düşünce ve davranış temelli bir olgu mudur? Varlığının ve yokluğunun (eksikliğinin) yukarıdaki antitelere yansıması nasıldır?

İki tür sevgiden söz ettik. Tabiî ve iradî sevgi. Tabiî sevginin anne-babanın çocuğuna olan sevgisi olduğunu söyledik. İradî sevgi ise İslam ahlak düşüncesine göre insanda iyilik, menfaat ve hazza dayalı olarak ortaya çıkar. İyilik, menfaat ve hazzın insanlar arasında iletişimde var olan sevginin de sebebi olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü bu iyilik, menfaat ve hazza dayalı sevgi iradîdir ve bu tür sevgiye dayalı fiillerin sonucunda da mutlaka mükâfat ve ceza söz konusudur. İnsanda üç tür irade meydana gelir. Bunlardan biri, insanın şehevânî gücüne bağlı olan duyu güçlerinden gelen istektir (şevk). İkincisi, insanın mütehayyile gücü ve ona bağlı istek (şevk) gücüdür. İnsanda duyu ve mütehayyile gücüne bağlı bilgiler gerçekleştikten sonra akıl gücüne bağlı üçüncü irade meydana gelir. Üçüncü irade ise akıl gücünün fiilinden gelen istektir (şevk). Bu üçüncü irade akıl gücünden doğan fiilden meydana geldiği için aynı zamanda tercih etme (ihtiyâr) olarak da adlandırılır. Birinci ve ikinci iradeler konusunda insan hayvanlarla ortaktır. Fakat üçüncü irade sadece insana özgüdür ve bu irade ile insan ahlakî fiilleri ve sevgi konusunda tercih yapabilme özgürlüğüne sahiptir. Bu nedenle ödül ve ceza da bu üçüncü iradeye bağlı fiillerde gerçekleşir.

İnsanda iradesiyle ortaya çıkan ve iyilik, menfaat ve hazza dayalı gerçekleşen sevgi dört çeşittir. Bunlar; (I) hemen oluşan ve hemen kaybolan; (II) çabucak oluşan ve yavaş yavaş kaybolan; (III) yavaş yavaş oluşan ve çabucak kaybolan; (IV) yavaşça oluşan ve yavaşça kaybolandır.

Bu sevgi çeşitlerinden olan haz, çabuk değişme özelliğine sahip olduğundan çabuk bağlanan ve çabuk çözülen sevgi sebebidir. Menfaat de az bulunur olmasına rağmen hızlı geçtiğinden dolayı geç bağlanan, ancak çabuk çözülen sevginin sebebi olabilir. İyilik ise çabuk bağlanan, fakat geç çözülen bir sevginin sebebidir. Zira iyilik sebebiyle sevgiye sahip olan kimseler arasında zâti benzerlik söz konusudur. Bu nedenle çabuk gerçekleşir, ancak iyilik mahiyeti itibarıyla gerekli olup, ayrılmayı imkânsız kılan gerçek bir birleşim meydana geldiğinden dolayı geç çözülen bir sevgidir. Her üç sebebin birleşimiyle meydana gelen sevgi ise geç bağlanan ve geç çözülendir. Zira iyilik ve menfaatin bir araya gelmesi her iki hâli de gerektirir. Ayrıca İslam ahlak düşüncesinde iyilik sebebiyle gerçekleşen sevginin sırf iyi insanlara özgü bir durum; menfaat ve haz sebebiyle ortaya çıkan sevginin de kötüler ve iyilerle kötüler arasında gerçekleşen bir sevgi olduğu düşünülmektedir.

İslam ahlak düşüncesinde sevgi bir erdem olarak kabul edilmektedir. Sevgi erdemine sahip insanlar arasında da dostluk gerçekleşir. Dolayısıyla ahlakî erdemlerle donanmış birbirlerine dost olan insanlar arasında gerçekleşen sevgi, en güzel ve en güvenilir ve sağlam bir dostluğun göstergesidir.

İnsanın Allah’ı sevmesi, Allah’ın insanı sevmesi; her biri hakkında ciltlerce kitap yazılabilecek oldukça geniş konular… Hatta insanın “varlık sebebi” gibi anlamlar yüklendiği de malumunuz… Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Sevginin şuurlu bir varlık olan insana özgü olduğunu söyledik. Burada öncelikle mutlak olarak sevgiye layık olan varlığı belirlememiz gerekir. Bu konuda önce İbn Sînâ’nın “Risâle fî Mâhiyeti’l-‘ışk” adlı eserindeki sözlerinden, sonra da Gazâlî’nin İhyâu ulûmi’d-dîn adlı eserindeki tasniften söz etmek istiyorum.

İbn Sînâ, en yetkin ve en mükemmel varlığın Allah olduğunu söyler ve diğer bütün varlıkların gizli bir aşkla O’na yöneldiğini ifade eder. Gazâlî de Allah’ın iyiliğine hiçbir iyiliğin denk olmadığını ve bu yüzden sevgiye layık olanın sadece O olduğunu belirtir. Gazâlî, eserinde insanda ortaya çıkan sevginin beş sebebi olduğunu zikreder. Buna göre insan, (I) kendi varlığını, kemâlini, devamını; (II) vücudunun devam ve bekası için yardım edip, tehlikeleri önceleyeni; (III) iyilik yapanı; (IV) ister zahirî ister batınî olsun, suretinde olsun, zatı bakımından güzel olanı; (V) kendisi ile arasında gizli bir münasebet olanı sever.

Bu maddeleri şu şekilde açıklayalım:

Bir insan kendi varlığının, kemâlini ve devamını sever; yokluğundan, maddî veya ahlakî eksikliğinin olmasından da nefret eder. Bu düşünce, zâtî sebebi olarak tamamen Allah sevgisini gerektiren bir durumdur. Çünkü kendisini ve Allah’ı bilen, varlığının devamının ve kemâlinin kendi zatından değil, Allah’tan olduğunu idrak eder. Bu sebeple bir kimsenin kendisini yoktan var edeni sevmemesi düşünülemez. Eğer sevmiyorsa bu durum, kendisi ve yaratıcısı hakkında herhangi bir bilgiye sahip olmadığından kaynaklanır. Zira sevgi marifetin meyvesidir. Marifet olmazsa sevgi de olmaz.

İkinci olarak bir insan, ihsanda bulunanı sever. İslam düşünürlerinin zikrettiği üzere, gerçek anlamda ihsanda bulunan hakiki cömert olan sadece Allah’tır. İnsan da kendisini ve malını korumak, dostlarına yardımda bulunmak ve düşmanlarına karşı savunmak amacıyla kendisine, ailesine, çocuklarına iyilik yapar ve ihsanda bulunur. Ancak bu niteliklere sahip olan insan, her şeyi kendisine yaptıranın Allah olduğunu bilir ve O’nu sever. Buradaki temel ilke: “asıl iyilik yapan sevilir”dir.

Üçüncü olarak insan, kendisine faydası dokunmasa bile iyilik yapmakla şöhret kazanmış birini sever. Bu tür sevgi insanın fıtratında var olan bir sevgidir. Zira adil bir hükümdar zalim bir hükümdara nispetle iyilikleriyle ün kazanmış bir kimsedir. Adaletiyle ve iyilikleriyle ün kazanan bir insan hakkında, şahsen bir iyiliği olmasa bile insanların kalplerinde sevgi oluşur. Buna karşılık zulmü ile meşhur olan insan hakkında da nefret meydana gelir. Ancak gerçekte iyiliği yapan sadece Allah’tır. Allah, hikmetiyle âlemi en mükemmel bir şekilde yaratmıştır. Allah’ın hikmetini Gazâlî şu şekilde tasvir etmektedir: Allah, insana hayatını devam ettirebileceği kalp ve beyin gibi organlar vermiştir. Bunun yanında hayatını idame ettirebileceği el, ayak, göz gibi organlar ve bedeninin süsü olan saç, kaş, göz rengi vb. azalar bahşetmiştir.

Dördüncü olarak güzel olan sevilir. Güzellik ise dış ve iç güzellik şeklinde ikiye ayrılır. Dış güzellik herkes tarafından hemen fark edilir. Ancak iç güzelliği ancak akıl sahibi kimseler idrak edebilir. İslam düşünürleri iç güzelliğin ancak ilim sahibi kimseler tarafından idrak edildiği düşüncesindedirler. Mutlak güzel olan ise sadece Allah’tır. O’nu da sadece ilim sahibi kimseler idrak edebilir.

Sevginin beşinci sebebi ise seven ile sevilen arasında gizli bir münasebetin var olmasıdır. Birbirini seven insanlar arasında duyularla idrak edilemeyen bir tür münasebet vardır. Benzer şekilde İslam düşünürleri insan ile Allah arasında gizli bir münasebetin olduğunu söylerler. Zira insan, Allah’ın isimlerini en güzel bir şekilde yansıtarak O’na benzemektedir. İnsanın Allah’a yakınlaşması da sahip olduğu ahlakî erdemler açısındandır.

Bütün bu sevgi sebepleri itibarıyla insan Allah ile ünsiyet etmektedir. Çünkü insan Allah’ın lütuf ve nimetlerini bilir ve O’nunla ünsiyet eder. Esasen ünsiyet Allah ile bir olmadır.

Allah’ın el-Vedûd ismi var. Bu ismin analizini yaparsak, Allah’ın bu isminde ne gibi hikmetler vardır?

Allah’ın el-Vedûd ismi, 99 isminden bir tanesidir ve Allah’ın sevgisini ifade eder. İslam düşünürleri Allah’ın el-Vedûd isminin iki anlamının olduğunu söylerler: Biri, O’nun sevgisi, ikincisi de O’nun sevilen olmasıdır. Âlemdeki bütün sevgilerin kaynağı esasında Allah’ın Vedûd ismidir. Bunun sebebi de Meryem suresinin 96’ncı ayetinde zikredilir. Şöyle ki “İnanıp salih ameller işleyenler için Rahmân olan Allah gönüllere bir sevgi koyacaktır.” Tamamen bu ayet bağlamında düşündüğümüz zaman da evrendeki var olan sevgilerin, insanın bir diğer insana duyduğu sevgi, insanın diğer varlıklara duyduğu sevginin kaynağının esas olarak Allah’ın Vedûd isminin bir yansıması olduğunu görüyoruz.

Vedûd ismi, Arapça “meveddet” kökünden türetilmiştir ve katışıksız, saf sevgiyi ifade eder. Bundan dolayı da “el-mehabbe” ve “ışk” kavramlarından daha farklı bir kavramdır. Kur’ân-ı Kerîm’de özellikle Hud suresi 90’ıncı ayette, sonra Buruc suresi 14’üncü ayette, Allah’ın Vedûd ismi, “çok bağışlayan ve çok seven” olması şeklinde, “Gafûr” (bağışlayan) ve “Rahîm” (esirgeyen) sözcükleriyle birlikte zikredilir. Dolayısıyla burada Allah’ın müminleri, inanan kullarını sevdiğinden bahsedilir.

Ahlakî yetkinlik kazanmada, insan-ı kâmil olma yolunda sevginin rolüne dair neler söylemek istersiniz?

Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili adlı tefsirinde, insanın nihaî mutluluğa ulaşmasını ahlaklı olmasına, güzel ahlak sahibi olmasını da dini bilme ve sevmesine bağlayarak sevgi-bilgi-ahlak arasında bir ilişki kurmuştur. Genel olarak İslam düşünürleri sevgiyi canlı ve idrak sahibi bir varlığın niteliği olarak ifade etmişlerdir. Çünkü sevgi ancak marifet ve idrak ile gerçekleşmektedir. Dolayısıyla bilip anlamadan sevgi gerçekleşmez.

İslam ahlak düşüncesinde hikmet, “bilgelik sevgisi” şeklinde tanımlanmıştır. Bu tanımdan hareketle insanın gayesi “iyiyi bilmek” şeklinde ifade edilmiştir. İslam düşünürlerinin iyi ile kastettikleri “en yüksek iyi” şeklinde de ifade edilen “en yüce mutluluk (es-sa’âdetü’l-kusvâ)”tur. En yüce mutluluk’u, “mutlak iyi” şeklinde de ifade etmek mümkündür. Esasen en yüce mutluluk insan için ulaşılmak istenilen en son gayedir. Başka bir ifadeyle mutlak iyi veya en yüce mutluluk her bir insanın ulaşmak istediği ve arzuladığı bir gayedir.

İslam ahlak düşünürleri insanın “en yüce mutluluk”a ancak erdemlerle ulaşabileceğini söylemektedirler. Yani ahlakî anlamda yetkinlik kazanarak gerçek mutluluğa ulaşılabilir. Ahlak felsefesinde insanın aklî, şehevânî ve gadabî şeklinde üç gücünden söz edilmektedir. İnsanın bu güçlerinin sevgi ile ilişkisini açıklayacak olursak şunları söyleyebiliriz: İnsanın aklî gücünün sevgisi, doğru, ilim ve öğretim gibi şeylere arzu duymasıdır. Şehevânî gücün sevgisi, yeme-içme ve nefsanî isteklere arzu duymasıdır. Gadabî gücün sevgisi ise gözü peklik, öfke, üstün gelme, yönetici olma, övgü ve şeref gibi şeylere arzu duymasıdır. İnsanın aklî gücünün erdemi hikmet, şehevânî gücün iffet, gadabî gücün ise şecaattir.

İslam ahlak düşüncesine göre hikmet, iffet ve şecaat erdemine sahip olan kimse “iyi/erdemli insan”; bu erdemlerin ifrat ve tefriti olan reziletlere sahip kimse ise “kötü ahlaklı” olarak tanımlanmaktadır. İyi insan, yani erdemli davranışlara sahip kimse herkes tarafından sevilirken, kötü huylara sahip insanlar da diğer insanlar tarafından sevilmez. Dolayısıyla sevgi insanın ahlakî erdemleri kazanmasında önemli rol oynamaktadır. Bu bakımdan da sevginin, ahlakî erdemlerin hem başlangıcı hem de sonucu olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü insan mutlak iyiye ulaşabilmek için ahlakî erdemlere sahip olmak ister. Böylece sevgi, insanın ahlakî erdemleri kazanmasında motive eden güç olmaktadır. Zira ahlakî erdemlere sahip olan kimse hem iyi/erdemli ve yetkin bir insan olmakta hem de iyi huylara sahip olduğundan dolayı herkes tarafından sevilen bir şahsiyet olmaktadır.

Sevgi-ülfet-adalet arasındaki ilişkiyi anlatır mısınız?

Önce sevgi ve ülfet arasındaki ilişkiden söz edip, ardından sevgi ve adalet ilişkisine geçelim. İslam ahlak düşüncesine dair metinlerde toplumsal birlikteliğin gerekliliği ve faydasına dair pasajlarda sevgi ve ülfet ilişkisi serdedilmektedir. Bu pasajlarda ilk olarak âlemin bir organizma gibi olduğu ve âlem içindeki varlıkların iyilik içinde olmasının sevgiye bağlı olduğu ifade edilmektedir. İkinci olarak hem birey olan insanın hem de toplum halinde insanların yetkinliğe ve mutluluğa ulaşması, toplumda güven ortamının sağlanması, güç birliği oluşturularak birbirleriyle yardımlaşması sevgi ve ülfetin varlığına bağlanmıştır.

Ülfet, ahlakî bir erdemdir ve insanların gündelik yaşamlarının idaresinde birbirleriyle yardımlaşmaları konusunda aynı görüş ve inançta olmalarını ifade etmektedir. İslam ahlak metinlerinde ülfetin Allah’ın insanlara bahşettiği en büyük nimetlerden biri olduğu geçmektedir. Bu çerçevede ülfet, iyi/güzel ahlakın; ülfetin zıddı olan ayrışma da kötü ahlakın ürünü olarak zikredilmektedir. Nitekim Gazâlî, insanları Allah için sevmenin ibadetlerin en güzeli olduğunu ifade eder. Allah için insanları sevmenin birtakım şartları vardır ve bu şartlara dikkat edildiği takdirde insanlar birlik (ülfet) oluşturup, birbiriyle kardeş olabilir. Çünkü İbn Miskeveyh’in zikrettiği gibi, insanların tabiatında diğer insanlara karşı bir yakınlaşma duygusu vardır. İnsanlar arasında kin ve düşmanlığın olmasını engellemek için tabiî olarak bulunan yakınlaşma duygusunun titizlikle korunması ve kullanılması gerekir. Nitekim din, insanlar arasında yakınlaşma duygusunu korumaya yönelik olarak insanların bir araya toplanabileceği meclisleri tavsiye etmiştir. Mesela, beş vakit namazın camide kılınmasının tavsiye edilerek, toplu halde kılınan namazın ferdî kılınandan daha üstün olduğunun bildirilmesi, insanlar arasındaki sevgi ve ülfetin yaygınlaştırılması amacına yöneliktir. Hatta Allah, insanlar arasındaki ülfetin yaygınlaştırılmasına yönelik olarak şehirlerde haftada bir toplanılmasını, bütün Müslümanların da ömürlerinde bir kez Mekke’de toplanmalarını emretmiştir.

Bu bilgiler ışığında sevgi kavramı gibi, ülfetin de insanlarda fıtrî olarak bulunduğunu söyleyebiliriz. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de “… Hani sizler birbirinize düşman idiniz de O, kalplerinizi birleştirmişti. İşte O’nun bu nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz…” (Âl-i İmrân, 3/103) mealindeki ayet bunun açık bir delilidir. Mâverdî ve Gazâlî, toplumsal huzur ve mutluluğun temel kaynağı olan ülfetin din, akrabalık, hısımlık, sevgi ve sadakat, dostluk şeklinde sebepleri olduğunu zikretmektedirler.

İslam ahlak metinlerinde adalet ise tabiî birlik olarak tanımlanmaktadır. Burada sevgi, tabiî adalet olarak ifade edilmektedir. Hatta ahlak metinlerinde “sevgi, adalete yeğdir” ifadesi geçmektedir. Burada sevgi, insanları bir arada tutan tabiî adalet anlamındadır. Dolayısıyla sevgi, toplumu oluşturan bireylerin ahlakî yetkinliğini kazanmasında önemli olduğu gibi, toplumsal adaletin ve yardımlaşmanın tesisi için de oldukça önemlidir.

Sevgi duygusunu geliştirmek, üstünü açmak, beslemek için neler yapılabilir?

Sevgi, insan hayatının merkezinde yer alan ve ona kendi var oluşunun anlamını hissettiren bir duygudur. Çünkü insan, sevgi gibi ulvî bir duyguya sahip olması nedeniyle barış ve huzur dolu bir toplum modeli gerçekleştirebilecek nitelikteki bir varlıktır. Bu çerçevede yapılması gereken, öncelikle Kur’ân-ı Kerîm’de yer alan ayetlerin ve Hz. Peygamber’in sözlerindeki sevgi kavramının anlam içeriklerini dikkate almak ve İslam düşünce geleneğindeki sevgiye dair yorumları analiz edilip değerlendirmektir. Böylece sevgi ahlakının inşa edildiği bir toplum oluşturmak pekâlâ mümkün olur.


Son Eklenen Yazılar

Müslüman Kişilikli Olmalıdır / Şenel İlhan Beyefendi’nin Sohbetinden

Bir Müslüman kişilikli olmalıdır. Zira kişiliksiz Müslüman’dan bir hayır gelmez. Bu nedenle Müslüman’ı severim, ama kişiliksiz olanından hoşlanmam. Hatta kişilikli ...

Allah’tan Ayrı Kalmak Mümkün Mü?

İnsanın hikâyesi en çok “ayrılıkla” özdeşleştirilir. Hasret ve vuslatın insanın iç dünyasında apayrı bir yeri vardır. Dünyaya gelmek, ilk defa bedene bürünmek olsa ...

Kötülük Üzerine Felsefi Mülahazalar / Prof. Dr. Aydın Topaloğlu

Korona virüsün dünyamızı kasıp kavurduğu bu günlerde pek çok insanın aklına haklı olarak yaşamın ne olduğu, iyi veya kötü neleri içerdiği ve olası zorluklarla bir i...