Yardım ve Zafer Allah’tandır / Doç. Dr. Halil İbrahim Kutlay

Yardım ve Zafer Allah’tandır / Doç. Dr. Halil İbrahim Kutlay

Tarih: 2020-01-01

 

“Allahım! Bize -Müslümanlara- düşmanlık edenlere karşı sen bize yardım eyle.” (Tirmizi, Deavat 80, 5/528 Hadis No: 3502)

Müminin mücadelesi,“Saadete Davet” mücadelesidir

Tarih boyunca imanla küfür, hakla bâtıl, adaletle zulüm daima mücadele halinde olmuştur. İman ehli yeryüzünde huzur ve saadetin hâkim olması için çalışmış, çıkarları zedelenen küfür ehli ise daima iman ehline cephe almıştır. Herkese hayır ve iyilik etmek için çırpınan müminler, çıkarından başka bir şey düşünmeyen tarafından eziyet ve işkencelerle sürekli rahatsız edilmişlerdir.

Rabbinin rızasını kazanma arzusunun ve kulluğunun gereği olarak insanlığa zararlı olan her şeye karşı cephe alan mümin; gayet tabiî olarak içki ve kumara, faiz ve karaborsaya, her çeşit uyuşturucuya, zina ve fuhşa, rüşvet ve iltimasa, zulüm ve haksızlığa, sömürü ve baskıya, terör ve anarşiye, bilgisizlik ve köleliğe, azgınlık ve kötülüğe karşı çıkacak, bunlara karşı en güzel metotlarla mücadele edecektir. Hayatını bunlara endeksleyenler ise çıkarları zedelendiği için mümine karşı çıkacaktır.

“Allahım! Bize düşmanlık edenlere karşı sen bize yardım eyle”

Bu hadisimizde Arapçadaki yardım etmek anlamındaki “sâ’ade” ve “e’ane” gibi fiiller yerine; yardım etmek yanında mazluma destek olmak ve zafer ihsan etmek anlamına da gelen “Nesara” fiili kullanılmıştır. Bu fiil, özellikle düşmanlar, zalimler veya haksızlık yapan kimseler karşısında yalnız kalan mazluma destek olmak anlamında kullanılmaktadır.

Herkesin hidayetle nurlanmasını arzu eden, inançsız insanların da imanla aydınlanmasını isteyen, dolayısıyla onlara rahmet ve şefkatle yaklaşan müminin -Kur’ân’da belirtilenler dışında- potansiyel düşmanı yoktur. Ancak müminlere karşı cephe alan, ona düşmanlık besleyen kinci ve gaddar kişiler daima varolmuştur. Dolayısıyla hadisimizde “düşmanlarımıza karşı bize yardım eyle” ifadesi yerine “Bize düşmanlık edenlere karşı sen bize yardım eyle.” ifadesi tercih edilmiştir.

Tarih boyunca müminlere karşı en şiddetli düşmanlık gösterenler, Kur’ân-ı Kerîm’in ifadesiyle Yahudiler ve Müşrikler (Allah’a şirk koşanlar, putperestler, dinsizler) olmuşlardır.

“İnsanlar arasında iman edenlere en şiddetli düşman olarak Yahudileri ve Allah’a şirk koşanları bulursun.” (Maide, 5/82)

Ayette adı geçen Yahudiler, kendi dinî inancını sükûnet içerisinde yaşamaya çalışan, ibadetlerine düşkün kendi halinde Yahudiler değildir. İslam tarihindeki uygulamalarda, savaşlarda ve fetihlerde sadece kendi dinî inancını yaşayan Yahudilere, Hristiyanlara ve bunların din adamlarına dokunulmamış, İslam ordusuna karşı çıkmadığı, savaşmadığı ve komplo kurmadığı müddetçe farklı dinî inançlara sahip olanlara daima hoşgörüyle davranılmıştır.

Yukarıdaki ayette, iman edenlerin azılı düşmanı olarak nitelendirilen Yahudiler; komplocu, suikastçı, gaddar, kindar ve savaşçı olan Yahudilerdir.

İkinci grup iman düşmanları ise müşriklerdir. Din mefhumuna kökten karşı çıkan müşrik, dinsiz, ateist ve putperest bütün akımlar da boy hedefi olarak İslam’ı seçmiş, İslam’a karşı kan kusmuşlar, ateş püskürmüşlerdir. Peygamberler karşılarında daima hak, adalet, rahmet, sevgi, hoşgörü, huzur ve saadet düşmanı bu müşrik insanları bulmuş, bunlara karşı her çeşit mücadele metodunu denemişlerdir.

Yılmadan, usanmadan şanlı-şerefli bir mücadele veren peygamberler kervanına en son Rasûl-ü Ekrem Efendimiz (s.a.v.) eklenmiş, müşriklere karşı yıllar süren mücadele ve cihaddan sonra Mekke’nin Fethi ile zaferi dünyaya ilan etmiş ama fetihte kendilerine düşmanlık edenleri bile af ve hoşgörüsüyle kuşatmıştır.

Bize kin ve düşmanlık besleyen, dinimize, imanımıza, namusumuza ve vatanımıza göz diken bu İslam düşmanlarına, Allah düşmanlarına karşı daima uyanık olmamız, bunları iyi tanımamız ve bunlarla savaşırken Allah’ın yardımını dilememiz emredilmektedir. Müslümanın hedefi toprak elde etmek, ganimet kazanmak, sınırları genişletmek değildir. Müslüman’ın asıl gayesi manevî fetihtir, yani gönüllerin İslam’a açılmasıdır. Onun tek amacı; insanlığın adalet, hürriyet, eşitlik, şefkat, merhamet, sevgi, saygı, hoşgörü, hizmet, fedakârlık gibi en yüce evrensel değerlerle kucaklaşması, neticede dünya ve ahiret saadetinin kazanılmasıdır.

Zaferi ihsan eden yalnız ve yalnız Allah’tır

Mümin; mülkün yegâne sahibinin Allah olduğuna iman eder. Bize rızık veren, hastalıklarımızda bize şifa veren, bizi başarıya ulaştıran ve düşmanlara karşı bize zafer ihsan eden yalnız Allah’tır, diye inanır.

“Yardım ve zafer ancak Allah tarafındandır. O, Aziz (engellenemeyen sonsuz güç sahibi) ve Hakim (eşsiz hüküm ve sonsuz hikmet sahibi) dir.” (Enfal, 8/10)

Zaferin yalnız Allah’tan geldiğine inanan mümin kul, daima Rabbine yalvarmış, hem kendisi hem de mensubu bulunduğu iman topluluğu için inançsız insanlara ve zalimlere karşı Cenab-ı Hakk’ın yardımını ve desteğini talep etmiştir.

Tarih boyunca hiçbir zaman zalimin zulmü devamlı ve sürekli olmamış, Cenab-ı Hakk daha dünyada iken zalimleri çok büyük felâketlerle cezalandırmıştır. Allah mümin kuluna, kulluk imtihanının gereği olarak bir müddet bela ve sıkıntı takdir etse de neticede ona yardım etmiş, onun boynu bükük kalmasına razı olmamış, müminin çektiği bela ve sıkıntıları da ecir ve mükâfat olarak yazmıştır.

Mümin, sadece Allah’tan yardım diler

Mümin kul, namazının her rekâtında; “Ancak sana kulluk eder ve ancak senden yardım dileriz.” diyerek Rabbine yönelir, bu güzel ölçüyü hayatının her dakikasında yaşamaya çalışır. Fani varlıklardan medet ummanın İslam akidesine, onun temiz inancına zarar vereceğini düşünür. Mümin yalnız Allah’tan yardım diler. Arzu ve ihtiyacını, dilek ve şikâyetlerini sadece Rabbine arz eder. Her çeşit tasarrufun O’nun elinde olduğuna inanır.

Her gece okumamız istenen, hakkında “Kim bu iki ayeti bir gece okursa, bu iki ayet o kişiye yeter” buyrulan, “Amene’r-Rasûlü...” diye başlayan Bakara suresinin son iki ayetinin; “Mevlamız sensin. Kâfirler topluluğuna karşı bize sen yardım eyle.” diye sona ermesi çok anlamlıdır.

Mümin, bu duasıyla günlük hayatını inançsızlara karşı Allah’tan yardım dileğiyle bitirmektedir. Bu dua, bir iman tazelemesidir. Bu bir iman yenilemesidir. Bu bir iman takviyesidir.

Bunun anlamı: “Her zaman karşıma imansız bir gürûh çıkabilir. Ben onlara en güzel üslupla hak ve adalet mesajını iletmeliyim. Onlarla en güzel şekilde mücadele etmeliyim. Ya Rabbi! Bu noktada senin yardım ve desteğini istiyorum” demektedir.

Bu dua ve yakarış, ertesi sabah başlayacak olan yeni bir gün için akşamdan manevi tedbir alma, sabah başlayacak mücadele için psikolojik hazırlık yapma demektir. Mümin bu gece ölürse bu imanla ölecek, yaşarsa ertesi gün yaşayacağı hayatını bu imana göre şekillendirecektir.

İlahî yardım, Allah’ın müminlere vaadidir

Cenab-ı Hakk Peygamberlerine ve mümin kullarına yardım etmeye söz vermiştir. “Biz şüphesiz elçilerimize ve iman edenlere dünya hayatında yardım ederiz” (Mümin, 40/51)

Bir başka ayette de; “Müminlere yardım etmek bizim üzerimize bir haktır.” (Rum, 30/47) buyrulmuştur. Bu ayetler imanlı kula güç vermekte, sıkıntı karşısında neticenin mutlaka kendi lehine olacağını bildiği için mümin kula teselli vermektedir. Mümin, bu İlahî vaade güvenerek Rabbine dua ve niyazda bulunmaktadır. Vaadinden asla dönmeyen, vaadi mutlaka gerçekleşecek olan Cenab-ı Hakk’a olan sarsılmaz güveni sebebiyle mümin, Rabbinden daima bu yardımı beklemektedir.

Peygamberimiz (s.a.v.), Cenab-ı Hakk’ın yardımı ve desteğine sahip olan (mansûrin) bir cemaatin mutlaka kıyamete kadar bulunacağı müjdesini vermiştir.

“Ümmetimden İlahî yardımla desteklenen bir grup kıyamete kadar mutlaka bulunacaktır.” (Tirmizi, Fiten, 27) Bu hadis-i şerifte İlahî yardımla desteklenen grup sıfatıyla müminlere müjde verilmektedir. Bedir’de, Uhud’da, Hendek’te, Huneyn’de ve diğer cihad meydanlarında İlahî te’yidle ve meleklerle desteklenen müminlere kıyamete kadar İlahî yardım garantisi verilmektedir.

İlahî yardım -Cenab-ı Hakk’ın dilediği- çeşitli şekillerde olabilir. Düşmanın kalbine korku verilmesi, savaşta müminlere yardım için meleklerin gönderilmesi, müminin gönlüne cesaret verilmesi, hiç beklenmeyen yerden rızık gelmesi, müminin arzu ve dileklerinin gerçekleştirilmesi bu yardım şekillerinden sadece birkaçıdır.

Fakat İlahî yardım, bizim idrak edemeyeceğimiz ve bilemeyeceğimiz bazı İlahî irade ve hikmetler sebebiyle gecikebilir. Bürûc sûresinde anlatıldığı gibi, hiçbir suçları bulunmadığı halde sadece mümin oldukları için, kendilerini kahkahalarla seyreden gaddar, zalim, imansız yöneticilerin gözleri önünde, içi ateş dolu hendeklere atılıp genç-yaşlı, çoluk-çocuk demeden tamamı şehid edilen kahraman ve korkusuz Ashab-ı Uhdûd olayında olduğu gibi, görünüşte bizim için mağlubiyet ve yenilgi sayılan bazı olaylarda Cenab-ı Hakk’ın sayısız hikmetleri olabilir.

Bu sebeple biz netice almaktan çok, hiçbir taviz vermeden ulvi İslamî prensiplere, eşsiz manevi ölçülere uygun davranmaya gayret edeceğiz. En güzel ve en barışçı metotlarla imansızlarla, dinsizlerle, siyonistlerle meşru mücadeleye devam edeceğiz. Ama kesinlikle bileceğiz ki; hayırlı netice, daima takva sahiplerinin olacaktır.

Cenab-ı Hakk, kulunun kendisine daha çok niyazda bulunması için kulunun bu yardıma ehil olacak konuma gelebilmesi için kulunun kendisinden beklenen maddi sebeplere, kâinatta varolan fıtri kanunlara riayet etmemesi sebebiyle veya başka sebeplerle İlahî nusret ve desteğini erteleyebilir. Bütün bu durumlarda müminin görevi, ümitsizlik ve karamsarlık yerine, maddi ve manevi sebeplere sarılmak ve ısrarla Cenab-ı Hakk’ın yardımını istemeye devam etmektir. Zira en güzel yardımcı O’dur.

“Allah’a sarılın. O sizin yegâne dostunuzdur. O ne güzel dost, ne güzel yardımcıdır.” (Hacc, 22/78)

İlahî yardım şartlı yardımdır

Cenab-ı Hakk mümin kuluna yardım eder, mümin kuluna destek olur ve düşmanlarına karşı savaşta zafer ihsan eder. Ancak bu Rabbani yardım belirli bir şarta bağlanmıştır. İlahî yardımın gerçekleşmesi için her şeyden önce bu olmazsa olmaz şartın yerine getirilmesi gerekir. Bu şart, Allah’a yardım etme -yani Allah’ın dinine, yardım etme- şartıdır: “Ey iman edenler!.. Siz Allah’a - Allah’ın dinine- yardım ederseniz, Allah size yardım eder.” (Muhammed, 47/7)

Buna göre Allah’ın adını yüceltirsek, Allah’ın dinini yayarsak ve Allah’ın kitabını uygularsak Allah’ın yardımına erişebiliriz. İhlas ve takvadan uzak bir hayat yaşayan, Allah’ın dinine yardım etme rolünü oynayıp şahsi menfaatlerini üstün tutarak dini ve mukaddes mefhumları istismar edenler Allah’ın yardımına nail olamazlar.

İslamî müesseselerin sahipsiz ve desteksiz, Kur’ân eğitiminin garip, Kur’ân öğrencilerinin boyunlarının bükük olduğu, Allah’ın Kitabını öğrenme ve öğretme amacını taşıyanlara yeterli imkân tanınmadığı, Allah’ın Peygamberine dil uzatıldığı, inancını hayata yansıtmak isteyenlere fırsat verilmediği, dejenere olan toplum ahlâkını ıslah etmek isteyenlerin küçümsendiği, birlik ve beraberlik için çalışanların bölücülük ve yıkıcılıkla itham edildiği, bir zamanda… İlahî yardım gecikirse; bu durumda herhalde kendimizi sorgulamamız gerekecektir.

İlahî yardıma erişebilmek için diğer vesileler

Efendimizin (s.a.v.) mübarek sözlerinde Allah’ın yardımına ulaşabilmek için gerekli bazı önemli ölçüler verilmiştir:

a. Zayıfların elinden tutmalıyız

Allah’ın yardımını, maddi ve manevi zenginlik, bol rızık mı istiyorsunuz?! İşte size eşsiz nebevi ölçü: “Siz ancak zayıflarınız sebebiyle yardıma ve rızka nail olursunuz.” (Buhari, Cihad, 76)

Zayıf, kimsesiz, garip, dul, yetim, fakir, yoksul, borçlu, hasta, dertli, esir, felâketzede, depremzede kimselere yardım etmek Allah’ın rızasını ve yardımını kazanmaya vesiledir. Allah’ın yardımını isteyen, Allah’ın kullarına elinden gelen yardımı esirgememelidir.

b. Sabırlı ve sebatkâr olmalıyız

İlahî yardıma talip olan mümin, yılmadan usanmadan çalışmalı, sebeplere sarılmalı, sıkıntılara göğüs germeli, sabırlı ve tahammüllü olmalıdır. Bu manayı ifade etmek üzere Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurmaktadır: “Yardım, sabırla beraberdir.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned: 1/307)

İmtihanında başarılı olmak isteyen, hastalığında şifa bekleyen, cihadında zafere erişmek isteyen, zalimler karşısında hakkın yardımını bekleyen sabırlı ve gayretli olmalıdır: “Onlar yalanlanmalarına ve eziyete uğramalarına karşılık sabrettiler. Nihayet onlara bizim yardımımız geldi.” (Enam, 6/34)

c. Allah’a isyan etmemeliyiz

Allah’ın yardımını arzu eden Müslüman, Allah’ın emirlerine karşı gelmemeli, O’na karşı isyan sayılabilecek söz, tavır ve davranışlardan sakınmalıdır.

Hem içki, kumar, faiz, fuhuş, rüşvet, zulüm ve haksızlıklara devam ediyor hem de Allah’ın yardımını talep ediyorsak kendimizi aldatıyoruz demektir. Zira “Allah kendisine isyan eden kimseye yardım edecek değildir.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned: 4/330) buyrulmaktadır.

İsyankâr kul, önce Hakk’a yönelmeli, günahlarına tevbe etmeli, arkadaş ve dost çevresini yeniden gözden geçirmeli, hayatını şirk, tağut, bid’at ve hurafelerden arındırmalı, Allah’a isyandan vazgeçmeli, sonra da O’nun yardımını istemelidir.

d. Zalimlere karşı “Dua” silahını kullanmalıyız

Yirmi birinci asır, dünya Müslümanlarının savaş ve sürgünlere muhatap olduğu, oluk oluk Müslüman kanının döküldüğü, gözyaşlarının sel gibi aktığı, Müslümanların sadece inançları sebebiyle en ağır zulüm ve baskılara, eziyet ve işkencelere uğradığı karanlık bir asır olarak tarihe geçecektir.

Papanın tarihteki haçlı saldırılarından dolayı Müslümanlardan özür dilemesi yetmez, günümüzde masumların kanlarının dökülmemesi için bilfiil müdahalede bulunması gerekir. Zira hilâle yönelik haçlı zulmü artarak devam etmekte, acımasız, eli kanlı, vahşî Batı’nın döktüğü masum Müslüman kanı karşısında papalık seyirci kalmaktadır.

Filipin, Moro, Keşmir, Eritre, Filistin, Irak, Tacikistan, Doğu Türkistan, Afganistan, Bosna, Kosova, Çeçenistan ve diğer ülkelerde… gözü yaşlı masum çocukların, kocaları şehit olmuş çaresiz dul kadınların, ülkelerini terk etmek zorunda bırakılan çilekeş muhacirlerin sesini ve acısını içinde duymalı Müslüman... İman kardeşinin acısını hissetmeli, onların dertlerine, acılarına, elem ve üzüntülerine ortak olmalıdır.

Bugün her zamankinden çok Allah’ın yardımına muhtacız. Bugün her zamankinden çok İlahî yardımı talep etmek zorundayız. Bugün her zamankinden daha çok dua etmeliyiz.

Dua etmeliyiz ki, Allah ve Rasûlünün emrettiği şekilde İslam’ı yaşamak isteyenler; hiçbir ülkede ezilmesin, horlanmasın, en tabi insan haklarından mahrum edilmesin, idam edilmesin, hapsedilmesin, sürülmesin, psikolojik işkence ve eziyetlere tabi tutulmasın… Ama bu dualarımız sadece sözlü dua olarak kalmamalı, fiilî dua ile desteklenmelidir. Maddi yardımda bulunma, evimizi ocağımızı açarak destek olma, yardımlaşma ve dayanışma gibi elimizden gelen her çareye başvurarak Müslüman kardeşlerimize yardımcı olmalıyız. Olaylar karşısında aciz ve çaresiz kalmamalı, ümitsiz ve karamsar olmamalıyız.

Emperyalizme, sömürüye, katliama ve zalimin zulmüne karşı kardeşlerimizin yanında olalım. Elimizden gelen bütün imkânı kullanalım. Dünyada akan Müslüman kanının ve gözyaşının dinmesi için elbirliğiyle gayret edelim. Onları mahzun, mahcup ve yalnız bırakmayalım.


Son Eklenen Yazılar

Müslüman Kişilikli Olmalıdır / Şenel İlhan Beyefendi’nin Sohbetinden

Bir Müslüman kişilikli olmalıdır. Zira kişiliksiz Müslüman’dan bir hayır gelmez. Bu nedenle Müslüman’ı severim, ama kişiliksiz olanından hoşlanmam. Hatta kişilikli ...

Allah’tan Ayrı Kalmak Mümkün Mü?

İnsanın hikâyesi en çok “ayrılıkla” özdeşleştirilir. Hasret ve vuslatın insanın iç dünyasında apayrı bir yeri vardır. Dünyaya gelmek, ilk defa bedene bürünmek olsa ...

Kötülük Üzerine Felsefi Mülahazalar / Prof. Dr. Aydın Topaloğlu

Korona virüsün dünyamızı kasıp kavurduğu bu günlerde pek çok insanın aklına haklı olarak yaşamın ne olduğu, iyi veya kötü neleri içerdiği ve olası zorluklarla bir i...