İslam’ı Doğru Anlamak İçin Kur’an Tek Başına Yeterli Mi?/ Dr. Öğr. Üyesi Süleyman Pak

İslam’ı Doğru Anlamak İçin Kur’an Tek Başına Yeterli Mi?/ Dr. Öğr. Üyesi Süleyman Pak

Tarih: 2019-07-01

Kur’ân’ı Kerim tek başına İslam’ı anlamamız ve yaşamamız için yeterli midir?

İslam Hz. Âdem’den Resulullah Efendimize (s.a.v.) kadar gelen bütün elçilerin tebliğ ettiği, bizzat yaşayarak hayata taşıdığı ilahî dinin genel adıdır. Allah her dönemde şartların ve ihtiyaçların durumuna yani insanların içinde bulunduğu bireysel ve toplumsal yapıya göre elçileri vasıtasıyla altından kalkabilecekleri emirler ve yasaklar bildirmiş, bu alanda yozlaşmalar ve bozulmalar baş gösterince, ardından seçtiği yeni bir elçi vasıtasıyla insanlar tekrar hidayete çağrılmışlardır. Burada gözden kaçırılmaması gereken husus, kendi cinslerinden seçtiği bir beşer vasıtasıyla Allah’ın dinini insanlara bildirmiş olmasıdır. Esas mesele inanç, ibadet ve ahlak esaslarının iletilme yolu olan vahiy kadar, kimin vasıtasıyla bunun insanlara iletilmesi gerektiğinin sağlam bir şekilde kavranılmasıdır. Bu husus bizleri elçilerin dinin sağlıklı ve Allah’ın muradına uygun bir şekilde anlaşılması ve yaşanmasında üstlendikleri misyonun yerini ve değerini görmeye götürecektir. Açıkça söylenmese de aslında Kur’ân ve sünnet üzerine yapılan tartışmaların ana eksenini Allah’ın dinini tebliğ etmek üzere seçip gönderdiği elçilerinin, dinî alandaki yetkinliği ve sınırları hususunda tayin edilmeye çalışılan alan olduğu görülmektedir. Peygamberin yetki ve sorumluluk alanının insan tarafından tayini mümkün olmadığına göre, o halde bu alanda bizzat vahyin hakemliğine ve elçinin kendisi ile ilgili beyanlarına başvurmaktan başka bir yol kalmamaktadır. Bunun için de ayetler, hadisler hatta bunları anlamada yardımcı olacak risalet dönemi tarihi verilere başvurulması icap etmektedir.

Ayetlere baktığımızda bazen gönderilen elçinin insan değil de melek olması gerektiğinin dile getirildiği görülmektedir. Bunun insan fıtratı için uygun olmadığı, kendi cinsinden yani insanlardan birinin elçi gönderilmesinin önemi açıklanmaktadır. İsra suresi 95. ayette yeryüzünde insanlar değil de melekler bulunsaydı, kendi cinslerinden olan meleklerden kendilerine elçi gönderileceği açıkça bildirilmekte, olayın sadece emir ve yasakları iletmekten ibaret olmadığı anlaşılmaktadır. Çünkü elçi, gönderileni öncelikle kendisinin tam olarak anlaması, anladığını iletmesi, sorulara cevap vermesi, uygulamada ortaya çıkan meseleleri çözüme kavuşturması ve hayatında da getirdiklerini tatbik etmesiyle sorumlu kılınan kimsedir. Ayet, iletişim ve örnek alma konusunda insandan insana bir seyir izlenmesinin ne denli önemli olduğunu ifade etmektedir. Bu yönüyle onun etki alanının din açısından ne büyük öneme sahip olduğu açıkça görülmektedir. Nitekim başka bir ayette Resulullah’a itaatin Allah’a itaat anlamına geldiği buyrulmakta olup bunun sadece ayetlerle sınırlı olmadığı anlaşılmaktadır. Zuhur eden bir meselenin halli için Allah ve Resulüne götürülmesini bildiren ayet, aynı zamanda çözümün nerede aranması gerektiğini de göstermektedir. Hal böyle olunca müminlerin hayatta iken bizzat şahsına, vefatından sonra kendisinin ifadesiyle ümmetine bıraktığı iki önemli emanet olan Kur’ân ve sünnete müracaat etmek suretiyle meselelerin halli yolunu izlemesi icap etmektedir. Din konusu, şahsi arzuların ve kişisel kanaatlerin belirleyici olduğu bir husus değildir. Din önce kalpte içtenlikle kabul edilen ve ardından hayatın her safhasında yaşanmak üzere ölçü alınan ilkeleri barındırmakta, kısaca bir hayat tarzı ortaya koymaktadır. Bu açıdan başlangıçta bir tercih meselesi olmakla birlikte sonrasında keyfilik ve izafilik taşımamaktadır.

Bugün Kur’ân’ın yazılı bir metin olarak elimizde olmasına bakarak, nüzul süresi içinde yaşanan süreçten bağımsız, Resulullah’ın açıklamaları ve uygulamalarından habersiz, sadece ayetin lafzına bakarak sağlıklı bir şekilde anlamamız hatta namaz, oruç, zekât gibi içindeki temel konulardaki emirleri bile uygulamamız imkânsız görünmektedir. Öncelikle Kur’ân’ın mübelliği ve müfessiri olan Resulullah’ın vahiy sürecinde üstlendiği rol ve sonrasında bıraktığı emanet açısından onun konumunu doğru anlamak ve ardından risalet döneminden günümüze Müslümanların Kur’ân’ı anlama çabası adına oluşan mirası değerlendirmek ve geçmişten geleceğe bir köprü oluşturmak lazımdır. Bugün bizler yeni bir din kurmayla değil, mevcut olanı anlamak ve hayata uygulamakla sorumluyuz. O zaman dini anlama ve yaşama için Kur’ân’ı yeterli görenlerin iddiası ve âlimlerin ve müctehidlerin din adına ileri sürdüğü hususlar nasıl anlaşılmalıdır? Şimdi bu sorunun cevabına bakalım.

Kur’ân Peygamberimize vahiy yoluyla indirilmiş, tevatür yoluyla nakledilmiş ve mushaflarda yazılmış olan, kıraatiyle ibadet olunan muciz bir kitap olarak tanımlanmaktadır. İçerisinde kıyamete kadar Müslümanların takip etmekle mükellef oldukları külli kaideler bulunmaktadır. Ayetlerde konular anlatılırken bazen detaylar verilmiş olmakla beraber, hidayet odaklı olarak iman, ibadet ve ahlak esasları genel prensipler şeklinde yer almaktadır. Muhkem olarak adlandırılan ayetler, anlamı açık, ayrıca bir açıklama gerektirmeyen grubu oluşturmaktadır. Müteşabihler ise, anlamı kapalı olmasından dolayı ek açıklamalara ihtiyaç duyulanlardır. Risalet döneminde parça parça nazil olan Kur’ân Arapça nazil olmasına rağmen vahyin inişine şahit olan sahabe içerisinde anlama zorluğu yaşanan ayetlerle ilgili Resulullah’a sorular yöneltildiği bilinmektedir. Bu üsluba alışan sahabe herhangi bir hususta karşılaştığı bir meseleyi hemen Resulullah’a arz etmeyi bir sorumluluk olarak kabul etmiş, kendine göre bir görüş ileri sürmemiştir. Nitekim Muaz b. Cebel’i Yemen’e vali gönderirken bir nevi sorun çözme yolunu da öğretmiş olmaktaydı. Buna göre önce Kur’ân’a müracaat, ardından sünnete göre hüküm verme, her ikisinde bulunmadığı takdirde bunların genel çerçevesine uygun içtihat yapma şeklinde hareket etme esas alınmaktadır. Buradan hareketle her konunun ayetlerde yer almadığı, onun açıklaması mahiyetindeki sünnetin de dikkate alınması gerektiği sonucu çıkmaktadır. Kaldı ki Resulullah’ın söz, uygulama ve onaylarını hesaba katmadan dinin anlaşılması ve yaşanması mümkün gözükmemektedir. Bunu söylerken Kur’ân’ın ikinci plana atılması diye bir sonuca varılmaması gerekir. Resulullah öncelikle kendisi vahiyle aldığı kitaba uymakla mükelleftir. Risaletin bir gereği olarak Kur’ân’a aykırı bir uygulamaya yönelmesi de mümkün olmadığına göre Kur’ân’ın anlaşılması adına onun sünnetine uyma zorunluluğumuz kendiliğinden anlaşılmaktadır. Bu gerçeği en iyi kavramış olan sahabe nesli Kur’ân’la yetinmeyerek Resulullah’ın hayatını ve uygulamalarını mercek altına almış, dini buna göre yaşamaya gayret etmiştir. Bizim için de bu miras din adına son derece kıymetli ve hayatî önem arz etmektedir.

Devamını dergimizden okuyabilirsiniz.

Abone olmak için lütfen tıklayın


Son Eklenen Yazılar

İzzet-i Nefs Duygusu Günahlara Karşı En İyi Kalkandır / Şenel İlhan Beyefendi’nin Sohbetinden

İzzet-i nefs duygusunun öneminden her zaman bahsediyoruz. Bunun anlaşılmasına çok önem veriyoruz. Gerçekten bu duygu o kadar önemli ki, bir kişi, manen çok üst düze...

Müslümanların Astronomi Tarihine Katkıları / Prof. Dr. Ali Bakkal

İslam Astronomi Tarihinde bir milat belirlemeye kalksak nereden başlamak gerekir? Teşvik edici unsurlar nelerdi? Ayet, hadis, fıkıh anlamında nasıl teşvikler vardır...

Sağlıklı Bir Kişilik İnşası İçin Benlik Saygısının Önemi / Doç. Dr. Nurten Kımter

Kişilik, kimlik, karakter, mizaç, benlik kavramları biraz birbiriyle iç içe ama farklı kavramlar… Hepsi de varlığın insandaki yansımaları… Bu konuda neler söylenebi...