Feyz Dergisi

Sahabenin Kudüs’e Gösterdiği Özel İlginin Sebepleri / Doç. Dr. İsmail Altun

Sahabenin Kudüs’e Gösterdiği Özel İlginin Sebepleri / Doç. Dr. İsmail Altun

Tarih: 2018-01-01

Kudüs’e Hz. Peygamber’den sonra sahabe-i kiram efendilerimizin ilgisi nasıldı? Bu ilginin temel sebebi neydi?

Kur’ân-ı Kerîm’de ismi doğrudan zikredilmeyen ancak müteaddid ayetlerde bereketli kılındığı ve mukaddes olarak vasıflandırıldığı anlaşılan Kudüs, Müslümanların ilk kıblesidir. Bilindiği gibi Allah Resûlü ve sahabe hicretten önce Mekke’de, hicretten sonra da 16 ay kadar Medine’de namazlarını Beytü’l-Makdis’e yönelerek kılmışlardır. Özellikle İsrâ hadisesinden sonra sahabeler, bu mukaddes beldeye yoğun ilgi göstermiş, Hz. Peygamber’in (s.a.v.) vefatı sonrasında ise Kudüs’ü fethetmeyi amaçlamışlardır. Çünkü Resûlullah, vefatından hemen önce Beytü’l-Makdis’in yakında fethedileceğini müjdelemiş, hatta Şam/Filistin topraklarına gönderilmek üzere Üsâme b. Zeyd komutasında bir ordu hazırlatmıştır. Bu sebeple sahabeler, Allah Resûlü’nün vefatının hemen ardından Kudüs topraklarını fethe yönelmişlerdir. Filistin bölgesinin önemli bir kısmı, Hz. Ebû Bekir döneminden itibaren Müslümanların hakimiyetine girmiştir. Hz. Ebû Bekir’in Filistin cephesi komutanı Amr b. el-Âs, başta Gazze ve Nablus olmak üzere birçok kenti Hıristiyan Bizans’tan alarak İslam topraklarına katmış ve Kudüs önlerine kadar gelmiştir. Hz. Ebû Bekir döneminde ilk fethedilmesi gereken yerlerden biri olarak görülen Kudüs, nihayet Hz. Ömer döneminde 17/638 yılında Ebû Ubeyde b. Cerrâh komutasındaki İslam askerlerinin gayretleriyle Bizanslılardan teslim alınmış ve İslam topraklarına dâhil edilmiştir. Ayrıca Hz. Peygamber döneminden itibaren bazı sahabeler ibadet ve ziyaret maksadıyla Mescid-i Aksâ’ya özel yolculuklar yapmışlardır.

Bu bilgiler ışığında Kudüs’ün, Mekke döneminden itibaren sahabenin ilgi odağı haline geldiğini, onların gözünde ve gönlünde bu toprakların müstesna bir yere sahip olduğunu ifade etmek mümkündür. Denebilir ki Hz. Ömer zamanında gerçekleşecek olan Kudüs fethinin hikâyesi, Müslümanların namazlarını Beytü’l-Makdis’e yönelerek kıldıkları andan itibaren başlamıştır. Binaenaleyh sahabenin henüz fetih edilmeden önce Kudüs’e ve Mescid-i Aksâ’ya hususi ilgi gösterdiği sarahaten anlaşılmaktadır. Bu ilginin sebeplerini şu şekilde sıralamak mümkündür:

Kudüs topraklarının faziletini bildiren ayetler, sahabenin dikkatini bu topraklar üzerine çekmiştir. Kur’ân-ı Kerîm’de, Kudüs topraklarının faziletine dair birçok ayet vardır. Bu ayetlerden beş tanesi Kudüs topraklarının “bereketli kılındığını” ifade ederken, biri de bu toprakları “el-Ardu’l-Mukaddese” olarak nitelemektedir. Bu iki vasfı kullanmaksızın Kudüs’e işaret eden daha başka ayetler de vardır.

Kudüs’ün en önemli özelliği peygamberlik yurdu olmasıdır. Çok sayıda peygamberin yaşadığı mukaddes bir mekân olması ve peygamberlerden miras kalan Beytü’l-Makdis’i içerisinde barındırması açısından da Kudüs, sahabenin gözünde önemli bir yere sahip olmuştur.

Sahabenin Kudüs’e gösterdiği ilginin sebeplerinden biri de Mescid-i Aksâ’nın etrafının mübarek kılınması ve bu mescidin, Allah’ın yeryüzündeki ilahî ayetlerinden bir kısmını bünyesinde veya çevresinde barındırmasıdır. Dolayısıyla, Mescid-i Aksâ sıradan bir mekân değil içerisinde veya çevresinde bir kısım harikaları barındıran mübarek bir mescittir. Ayet-i kerimede şöyle buyrulmaktadır: “Kulunu, kendisine birtakım ayetlerimizi göstermemiz için bir gece Mescid-i Harâm’dan çevresini mübarek kıldığımız Mescidi Aksâ’ya yürütenin şanı pek yücedir. Şüphesiz o her şeyi işitendir, görendir.” (İsrâ, 17/1) Yusuf el-Karadâvî’nin de belirttiği gibi Kur’ân, Mescid-i Aksâ’nın önem ve bereketini Mescid-i Nebevî inşa edilmeden ve hatta hicretten birkaç sene önce ilan etmiştir. Hadis-i şeriflerle de Kur’ân’ın ilan ettiği bu husus teyid edilmiştir.

Mescid-i Aksâ’nın Mescid-i Harâm’dan sonra yeryüzünde inşa edilen ikinci mescid olması, sahabenin Kudüs topraklarına önem vermesinin sebepleri arasında zikredilebilir. Nitekim hadis kaynaklarının birçoğunda nakledilen sahih bir hadise göre, Ebû Zer el-Ğifârî (r.a.) şöyle demiştir: “Bir gün Allah Resûlü’ne; ‘Ey Allah’ın Resulü! Yeryüzünde ilk önce hangi mescit inşa edilmiştir?’ diye sordum. Resûlullah; ‘Mescid-i Harâm.’ buyurdu. ‘Sonra hangisi?’ diye sordum. ‘Mescid-i Aksa!’ buyurdu. Ben: ‘İkisi arasında kaç (yıl fark) vardır?’ dedim. Bunun üzerine; ‘Kırk yıl!’ şeklinde karşılık verdi ve ilave etti: “Nerede namaz vaktine ulaşırsan orada namazını kıl, orası mescittir.” (Buhârî, Ehâdîsü’l-Enbiyâ’, 40)

Bilindiği üzere Kudüs, Müslümanların ilk kıblesidir. Kıble Kâbe’ye döndürülmeden önce Müslümanlar, namazlarını belli bir müddet Beytü’l-Makdis’e yönelerek kılmışlardır. Bu durum sahabenin dikkatini bir dönem oraya tevcih etmiş ve Müslümanların bu şehri dinî bir merkez olarak görmelerinin sebeplerinden birini teşkil etmiştir. Müslümanlara yüzlerini Mescid-i Harâm’a çevirmelerini emreden Kur’ân ayetleri ininceye kadar Kudüs, Müslümanların kıblesi olmaya devam etmiştir. Bu ayetlerden birinde Hz. Peygamber’e ve ashabına hitaben şöyle buyrulmaktadır: “Biz senin yüzünün semaya doğru çevrilip durduğunu muhakkak görüyoruz. Artık seni hoşnud olacağın bir kıbleye muhakkak tevcih edeceğiz. Haydi, yüzünü Mescid-i Haram tarafına döndür. Ve her nerede bulunursanız yüzlerinizi onun tarafına tevcih ediniz. Ve şüphe yok ki kendilerine kitap verilmiş olanlar da bunun Rabbleri tarafından hak olduğunu elbette bilirler. Ve Allah onların amellerinden gâfil değildir.” (Bakara, 2/144) Bir başka ayette de “Her nereden yola çıkarsan yüzünü Mescid-i Harâm’a doğru çevir ve her nerede olsanız yüzünüzü ona doğru çevirin.” (Bakara, 2/150) buyrulmaktadır. Bu ayetler Medine döneminde Hz. Peygamber ve ashabının Mescid-i Kıbleteyn (iki kıbleli mescid)’de namaz kıldıkları esnada nazil olmuştur. Dolayısıyla Müslümanlar vakit namazının bir bölümünü Kudüs’e, bir bölümünü de Mekke’ye doğru yönelerek kılmışlardır.

İsrâ ve Miraç hadisesi Kudüs’ün kıymetini sahabe gözünde bir kat daha artırmıştır. Resûlullah (s.a.v.) hicretten önce İsrâ suresinin birinci ayetinde de zikredildiği gibi bir gece Mescid-i Harâm’dan çevresi mübarek kılınan Mescid-i Aksâ’ya yürütülmüştür. Allah Resûlü (s.a.v.) Cibril ile birlikte Beytü’l-Makdis’e girmiş ve orada iki rekât namaz kılmıştır. Yüce Allah, yeryüzünde gerçekleşen İsrâ yolculuğunun bitiş ve gökyüzünde gerçekleşen Miraç yolculuğunun başlangıç noktası olarak Kudüs’ü seçmiştir.

Resûlullah’ın, Şam/Filistin topraklarının bir an önce fethedilmesini arzulaması, bu maksatla Üsâme ordusunu hazırlatması ve Beytü’l-Makdis’in yakında fethedileceğini ashabına müjdelemesi de Müslümanların Kudüs’e olan ilgisini iyice pekiştirmiştir. Bilindiği gibi Allah Resûlü, ömrünün son günlerinde Roma İmparatorluğu’na karşı sefere göndermek üzere büyük bir ordu hazırlayarak genç bir sahâbî olan Üsâme b. Zeyd’i bu ordunun başına geçirmiştir. Ancak Üsâme, ordusuyla hareket etmek üzereyken, Hz. Peygamber dâr-ı bekâya irtihal etmiştir. Sahabe, Resûlullah’ın arzusu istikametinde Şam/Filistin topraklarını fethetmek üzere icraata başlamışlardır. Nitekim Hz. Ebû Bekir’in, hilafet makamına geçtikten sonraki ilk icraatı, Hz. Peygamber’in talimatı gereği Üsâme ordusunu Suriye’ye göndermesi olmuştur. İlk fethedilmesi gereken yerlerden biri olarak görülen Kudüs, Hz. Ebû Bekir döneminde fethedilmek istenmiş, nihayet Hz. Ömer döneminde 17/638 yılında Bizanslılardan alınmış ve İslam topraklarına dâhil edilmiştir. Yine Resûlullah, vefatı yaklaştığı günlerde Şeddad b. Evs’i muzdarip ve üzgün görüp onu teselli ederken şu ifadeleri dile getirmiştir: “Âgâh olun! İnşâalah Şam yakında fetholunacaktır. Âgâh olun! İnşâalah Beytü’l-Makdis de yakında fetholunacaktır. Sen ve senden sonra da çocuğun orada inşâallah imamlar olacaksınız.” (Makdisî, Fedâilu Beyti’l-Makdis, s.69) Resûlullah’ın verdiği müjde tahakkuk etmiş ve bu sevindirici haberden yaklaşık altı yıl sonra Beytü’l-Makdis fetholunmuştur. Şeddâd da hicretin 58. senesinde 75 yaşında vefat etmiş ve oraya defnedilmiştir. Kabri Mescid-i Aksâ’nın surlarının altındaki Bâbu’r-Rahme (Rahmet Kapısı) kabristanındadır. Yine Ebû Ümâme el-Bahilî’nin anlattığına göre Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Ümmetimden bir topluluk, galip oldukları halde kendilerine Allah’ın emri gelinceye kadar düşmanlarını kahretmeye devam edeceklerdir ve başlarına gelen hastalıklar dışında hiçbir düşman onlara zarar veremeyecektir.” Orada bulunanlar, “Yâ Resûlallah! Bu kimseler nerede olacaklar?” diye sordular. Hz. Peygamber, “Beytü’l-Makdis’te ve onun çevresinde olacaklar.” buyurdu. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 269) İbn Ömer ile Ebû Hureyre’den rivayet edilen bir başka sahih hadiste ise Allah Resûlü, Müslümanlarla Yahudiler arasında gerçekleşecek savaşı da haber vermiştir. Zaferin, neticede Müslümanların olacağını, öyle ki, ağaçların ve taşların bile Müslümanların safında durup onlara düşmanın saklandığı yeri söyleyeceğini müjdelemiştir. [Müslim, Fiten, 81, 82 (No: 2920, 2921)] Bu hadis-i şeriflerde Kudüs şehrinin düşmanlar -özellikle de Yahudiler- tarafından zaman zaman işgal edileceği ve büyük bir tehdide maruz kalacağı fakat netice itibariyle galibiyetin Müslümanlara ait olacağı anlatılmaktadır. Hz. Peygamber’in ise ümmetine sürekli olarak bu kutsal şehri korumalarını, düşman eline esir düşmemesi için uğrunda cihad etmelerini ve esir düşmesi halinde ise savaşıp onu özgürlüğüne kavuşturmalarını öğütlediği anlaşılmaktadır. Onun içindir ki Müslümanlar Kudüs’ü ribat ve cihat şehri olarak nitelendirmişlerdir.

Sahabenin Kudüs’e gösterdiği özel ilginin bir diğer sebebi, Mescid-i Aksâ’da kılınan namazların, Mescid-i Harâm ve Mescid-i Nebevî hariç diğer mescitlerde kılınan namazlardan daha faziletli olduğuna dair nakledilen hadislerdir. Nitekim mescitlerin en faziletlileri Mescid-i Harâm, Mescid-i Nebevî ve Mescid-i Aksâ’dır. Hadislerde bildirildiğine göre bu mescitlerde kılınan namazlar, diğer mescitlerde kılınan namazlardan çok daha faziletlidir. (İbn Mâce, İkâmetu’s-Salâh, 198) Mezkur hadislerden birinde şöyle buyrulmaktadır: “Beytü’l-Makdis’te/Mescid-i Aksâ’da kılınan namaz, Mescid-i Harâm, Mescid-i Nebevî haricindeki mescitlerde kılınan beş yüz namaza denktir.” [Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, III, 675, (IV, 7), (No: 5873)] Yine Resûlullah (s.a.v.), kendilerine özel yolculuk yapılabilecek üç mescitten birinin Mescid-i Aksâ olduğunu beyan etmiştir. Birçok hadis kitabında sahih olarak nakledilen bir hadis-i şerifte Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “(İbadet kastıyla olan özel) yolculuk, ancak şu mescitten birine olur: Mescid-i Harâm’a, Mescid-i Resûl’e ve Mescid-i Aksâ’ya.” (Buhârî, Fadlu’s-Śalât, 1, 6) Bazı rivayetlerde Mescid-i Aksâ yerine Beytü’l-Makdis, bazılarında ise Mescid-i Îliyâ tabiri kullanılmıştır. Dolayısıyla Kudüs, Müslümanların nezdinde Mekke ve Medine’den sonra üçüncü kutsal şehir, Mescid-i Aksâ ise Mescid-i Harâm ve Mescid-i Nebevî’den sonra üçüncü kutsal mescittir.

Sahabenin Kudüs topraklarına yoğun ilgi göstermesinin sebeplerinden biri de Allah Resûlü’nün Müslümanları Mescid-i Aksâ’ya gidip namaz kılmaya teşvik etmesi ve orada namaz kılmanın mağfirete vesile olacağını müjdelemesidir. İsnadı sahih olan bir hadis-i şerifte (Kurtubî, Ebû Abdillah Muhammed, el-Câmiu’l-Ahkâmi’l-Kur’ân) Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Süleyman b. Dâvûd (a.s.) Beytul-Makdis’i bina ettiğinde Allah Teâlâ’dan üç dilekte bulunmuştur. Bunlar; Allah’ın hükmüne uygun hüküm verme gücü ve kabiliyeti, kendisinden sonra kimselere nasip olmayacak bir mülk ve saltanat ve yalnızca namaz kılmak niyetiyle Mescid-i Aksâ’ya gelenlerin bağışlanmasıdır. Hadisin devamında Hz. Peygamber’in şu açıklaması yer almaktadır: “Cenab-ı Hak, Süleyman’a bunlardan ilk ikisini vermiştir. Üçüncü dileğinin de kabul edilmiş olmasını umarım.” [Nesâî, Mesacid, 6 (no: 1408)] Bir başka hadis-i şerifte bildirildiğine göre de Meymûne (r.anhâ): “Yâ Resûlallah! Beytü’l-Makdis hakkında bize fetva ver (tavsiyede bulun)” dedi. Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Oraya gidin ve içinde namaz kılın!” Hadisin ravisi diyor ki: “O zaman burası Dâru’l-Harb’di.” (Onun için Allah Resûlü sözlerine şöyle devam etti): “Eğer oraya gidemez ve içinde namaz kılamazsanız kandillerinde yakılmak üzere oraya zeytinyağı gönderin.” (Ebû Dâvûd, Kitâbu’s-Salât, 14) Bu hadiste zikredilen zeytinyağı bir sembol olarak düşünülebilir. Esasında yapılması tavsiye edilen, Kudüs’ün ve Mescid-i Aksâ’nın önemsenmesi, orada özgürce ibadet edilebilmesi için bu mukaddes beldenin bir an önce İslâmî kimliğe kavuşturulmasının sağlanması ve bu kimliğinin korunması için gayret gösterilmesidir.

Kudüs’ün tarihinden kısaca bahseder misiniz?

Mescid-i Aksâ Hz. Adem döneminde tesis edilmiştir. Hz. Süleyman zamanında ise tecdid edilmiştir. Hz. Süleyman’dan sonraki dönemlerde de çeşitli yıkımlara maruz kalmıştır. Bâbil kralı Buhtunnasır’ın/Nabukadnazar’ın MÖ. 587 yılında Kudüs’ü işgali sırasında yağmalanan ve tekrar yakılan Süleyman mâbedi, MÖ. 537-515 yılları arasında yeniden yapılmıştır. Kudüs, MÖ. 37’de Romalılar’ın Yahudiye kralı ilan ettikleri I. Herod (Büyük Herod) tarafından ele geçirilince mabed genişletilerek yeniden inşa edilmiştir. Bu inşaat Hz. İsa’nın doğumundan yirmi yıl kadar önce başlamış ve onun zamanında da sürmüştür. Mezkur mabed, MS. 70 yılında Kudüs’ün Romalılar tarafından kuşatılması esnasında komutan Titus tarafından tekrar tahrip edilmiştir. Yerine Hadrian döneminde Jüpiter Tapınağı yaptırılmıştır. Bilahare, Roma’nın Hristiyanlaştığı dönemde o da yıkılmıştır. Buna rağmen Mescid-i Aksâ’nın temelleri ve kapsadığı alan belirgin bir vaziyette öylece kalmıştır.

Hz. Peygamber’in Miraç’a yükseltildiği zaman Kudüs’te bugünkü şekliyle yer alan dikili bir mabed bulunmamaktadır. Ancak Hz. Süleyman tarafından bina edilen ve daha sonra yıkımlara maruz kalan Mescid-i Aksâ’nın temelleri bulunmakta, mekânı bilinmekte ve burası Beytü’l-Makdis olarak da isimlendirilmektedir.

Kudüs’ün fethinden sonra Sahabe gözünde Kudüs ve Mescid-i Aksâ nasıldı?

Hz. Ömer, Kudüs’e geldiğinde Süleyman Mabedinin sadece enkazı bulunmaktadır. Çünkü Hristiyanlar, reddi mirastan dolayı ve Yahudilerin Hz. Mesih’e yaklaşımından ötürü Hz. Dâvûd ve Hz. Süleyman’ın (a.s.) mirasına bigâne kalmışlar ve Mescid’i kendi haline terk etmişlerdir. Mescid’in bulunduğu mekânı mezbele haline getirmişlerdir.

Kudüs’ün fethinden sonra Hz. Ömer Kudüs patriğinden kendisine Hz. Dâvûd’un mescidini göstermesini talep etmiştir. Patrik, Hz. Ömer’i Beytü’l-Makdis’teki bir kiliseye götürmüş ve buranın Hz. Dâvûd’un mescidi olduğunu söylemiştir. Hz. Ömer, patriğin yalan söylediğini, zira Resûlullah’ın daha önce Hz. Dâvûd’un mescidini kendilerine tavsif ettiğini ifade etmiştir. Bunun üzerine patrik bir başka kiliseyi göstermiş, Hz. Ömer, onu yine yalan söylemekle itham etmiştir. Daha sonra patrik, Hz. Ömer ve arkadaşlarını Beytü’l-Makdis mescidine götürmüştür. Hz. Ömer, İsrâ gecesi Resûlullah’ın girdiği kapıdan Mescid’e girmiştir. Mescid’i gören Hz. Ömer tekbir getirmiş ve şunları söylemiştir: “Allah’a yemin olsun ki burası Resûlullah (s.a.v.)’in bize anlattığı Dâvûd Aleyhisselam’ın mescididir ki kendisi geceleyin oraya yürütülmüştü.” Sonra Rumların İsrâiloğullarına öfkelenerek mezbele haline getirdikleri bu mekânı Müslümanlarla birlikte temizlemiş ve Hz. Dâvûd’un mihrabında namaz kılmıştır. Hz. Ömer Hz. Dâvûd’un mihrabında/Allah Resûlü’nün namaz kıldığı yerde tahiyyetü’l-mescid namazı kılmıştır. Ertesi gün de Müslümanlara sabah namazı kıldırmış, birinci rekâtte Sâd suresini, ikinci rekâtte ise İsrâ suresini okumuştur.

Öğle namazı vakti geldiğinde ise Hz. Ömer, Bilal-i Habeşi’den Mescid-i Aksâ’da ezan okumasını istemiştir. Bunun üzerine Hz. Bilal (r.a.), Mescid-i Aksâ’da ezan okumuş, onun sesini duyan sahabeler Allah Resûlü’nü hatırlamış ve gözyaşlarına hâkim olamamışlardır.

Bütün bunlar, o tarihte Kudüs’e ayrı bir önem verildiğini ve Allah Resûlü’nün namaz kıldığı yere varıncaya kadar Kudüs’e dair birçok şeyin sahabeler tarafından bilindiğini göstermektedir. Bu sebepledir ki Hz. Peygamber döneminden itibaren Abdullah b. Ömer başta olmak üzere Ebû Ubeyde, Muâz b. Cebel, Bilal b. Rabâh, Temîm b. Uveys ed-Dârî ve Abdullah b. Selâm gibi sahabeler ibadet ve ziyaret maksadıyla Mescid-i Aksâ’ya yolculuk yapmışlardır.

Halife Hz. Ömer dönemine kadar Beytü’l-Makdis’te yeniden bir mescit inşası için hiçbir girişimde bulunulmamıştır. Kudüs’ün fethinden sonra Hz. Ömer, Mescid-i Aksâ’nın yerini tesbit ettirerek burada ahşaptan 3000 kişinin namaz kılabildiği büyük bir mescit yaptırmıştır. Mezkur mescit, Kumâme Kilisesi’ne bitişik olarak inşa edilmiştir. Hz. Ömer burada bir hafta kadar da ibadet etmiştir. Caminin doğu tarafı köşesinde Hz. Ömer mihrabı, onun hemen yakınında Hz. Dâvûd mihrabı bulunmaktadır. Minberin sağında ise Hz. İsa makamı yer almaktadır. Evliya Çelebi, Cuma günü hatiplerin minbere kılıç ile çıktıklarını ve bu kılıcın Hz. Ömer’in kılıcı olduğunu kaydetmektedir.

Mescid-i Aksâ Hz. Ömer döneminden sonra Emevilerin de ilgi odağı haline gelmiş ve bu dönemde Mescid-i Aksâ yeniden inşa edilmiştir. Bunun arkasından Mescid-i Aksâ’nın imar ve himaye aşamaları devam etmiştir. Şunu da belirtmek gerekir ki âlimlere ve tarihçilere göre Hz. Süleyman’ın bina ettiği Mescid-i Aksâ, bugün bu isimle anılan binadan daha kapsamlıydı. Kapıları bulunan büyük surların iç kısmında kalan alanın tamamına şe’rî anlamda mescid adı verilirdi. Günümüzde Müslümanların “Burak Duvarı” Yahudilerin ise “Ağlama Duvarı” olarak adlandırdıkları duvar, Kral Herod/Hirodes’in yaptırdığı mabedin çevresini kuşatan duvarın bir kısmıydı. Burası tarihte “Burak Duvarı” diye bilinmekteydi. Fakat daha sonra Kudüs’ü ele geçirme emelinin ön adımlarından biri olarak siyonistler tarafından “Ağlama Duvarı” olarak adlandırılmıştır. Bugünkü haliyle duvarın en üstünde bulunan on bir sıra, İslamî dönemden kalmadır. Geri kalan kısım ise Hz. Süleyman döneminden kalma olmayıp Herod dönemi mimari özelliklerini taşımaktadır. Ancak Yahudiler bu duvarı Süleyman Mabedi’nden bir kalıntı kabul ettikleri için kutsal bir mekân saymaktadırlar.

Hz. Peygamber (s.a.v.)’in bu konuya verdiği önem çok bariz olduğu halde Allah Resulü ve sahabeler nezdinde önemsizmiş gibi oryantalist söylemleri nasıl değerlendiriyorsunuz? Toparlamak gerekirse sahabelerin Kudüs’e teveccühünün nedenleri hakkında değerlendirme ve sonuç adına neler söylemek istersiniz?

Kur’ân-ı Kerîmde, Kudüs ismi doğrudan zikredilmese de birçok ayet-i kerimenin bu kutsal toprakları konu aldığı anlaşılmakta ve bu ayet-i kerimelerde mezkur toprakların mübarek ve mukaddes kılındığı beyan edilmektedir. Kudüs topraklarının bereketli kılındığını ifade eden ayetlerin tamamı Mekkî’dir. Bu toprakları el-Ardu’l- Mukaddese diye vasıflandıran ayet ise Medenîdir. (Mâide, 5/21) Bu iki vasıf kullanılmaksızın Kudüs’e işaret eden daha başka Mekkî ve Medenî ayetler de vardır: (Bakara, 2/58, 259; Âl-i İmrân, 3/37-39) Özellikle Kudüs’ten mübarek topraklar diye söz eden ayetlerin Mekkî olması, Kur’ân’ın, bu toprağın ehemmiyetini Medine’ye hicretten çok önce sahabeye bildirdiğini göstermesi bakımından calib-i dikkattir. Kezâ sahabelerin, Mekke döneminden itibaren namazlarını Beytü’l-Makdis’e yönelerek kılmaları, Kudüs tarihinin Müslümanlar için risaletin ilk yıllarından itibaren başladığını ve dolayısıyla Kudüs’ün, İslamiyetin doğuşundan itibaren ümmetin vicdanında yaşamakta olduğunu ortaya koyması açısından önemlidir. İsrâ hadisesinin ise sahabenin vicdanında yaşayan Kudüs sevgisini iyice pekiştirdiği anlaşılmaktadır. Bunlara ilaveten Resûlullah’ın, Beytü’l-Makdis’in yakında fethedileceğini müjdelemesi ve sadece namaz kılmak niyetiyle Mescid-i Aksâ’ya gelenlerin bağışlanacağını haber vermesi, sahabenin Kudüs’ü fethetmeyi gaye edinmelerinin sebepleri arasında zikredilebilir. Bunun içindir ki sahabeler, Kudüs topraklarının fethedilmesi yolunda ellerinden gelen her şeyi yapmayı görev telakki etmişlerdir. Sahabenin bu çabası Hz. Ömer’in hilafeti döneminde sonuç vermiş ve Kudüs fethedilerek İslam topraklarına dâhil edilmiştir. Böylece sahabeler, Kudüs’ün fethini isteyen ve müjdeleyen Resûlullah’a olan bağlılıklarını ortaya koymuşlardır.

Yukarıda da belirtildiği üzere Kudüs’ün fethinden hemen sonra Hz. Ömer ilk olarak, daha önceki dönemlerde tahrip edilen ancak temelleri bulunan ve mekânı bilinen Mescid-i Aksâ’nın yerini araştırmaya ve soruşturmaya başlamıştır. Mescid’in yerini tespit eden halife, kapıları bulunan büyük surların iç kısmında yer alan bu Mescid’e özellikle Resûlullah’ın girdiği kapıdan girmeyi tercih etmiş ve Mescid’i görünce tekbir getirmiştir. Arkasından bu Mescid’in, Resûlullah’ın (s.a.v.) kendilerine anlattığı Mescid’in ta kendisi olduğunu vurgulamıştır. Bu tür rivayetlerden, İsrâ gecesi Resûlullah’ın Kudüs’e yürütüldüğü ve Mescid-i Aksâ’nın özellikleri hakkında Hz. Peygamber tarafından sahabeye daha önce bilgi verildiği anlaşılmaktadır.

Bilahare Hz. Ömer, Rumların mezbeleye çevirdikleri bu mekânı Müslümanlarla birlikte temizlemiş ve Allah Resulü’nün namaz kıldığı yerde gerek münferit gerek cemaatle namaz kılmıştır. Bilal-i Habeşi’ye de Mescid-i Aksâ’da ezan okutmuştur. Ayrıca Hz. Ömer, Mescid-i Aksâ’nın ön tarafında büyük bir mescid yaptırmış, burada bir hafta kadar da ibadet etmiştir. Sahabelerden bir kısmı da ibadet ve ziyaret maksadıyla Mescid-i Aksâ’ya yolculuklar yapmışlardır. Görülüyor ki sahabe gerek fetihten önce gerekse fetihten sonra Kudüs’e ve hususen Mescid-i Aksâ’ya fevkalâde önem vermiştir. Allah Resûlü’nün namaz kıldığı yere varıncaya kadar Mescid-i Aksâ’ya dair birçok şeyi araştırma ve tespit etme hususunda sahabenin ciddi gayretleri olmuştur.

Bu sebeple fetih esnasında Hz. Ömer’in ve sahabenin, Kudüs’e özel ilgi göstermediklerine, buraya hususi bir bölge muamelesi yapmadıklarına ve bu hususla ilgili kaynaklarda herhangi bir bilginin yer almadığına dair ileri sürülen iddiaların temelsiz olduğu anlaşılmaktadır. Yine erken dönemlerde Müslümanların İsrâ hadisesine fazla önem vermediklerine, sonraki dönemlerde bu hadisenin fazla önemsenmeye başladığına veya Müslümanların Emevi halifesi Abdu’l-Melik b. Mervan döneminden itibaren Kudüs’e önem vermeye başladıklarına ilişkin bir kısım araştırmacıların ve oryantalistlerin açıktan veya imalı bir şekilde ileri sürdükleri argümanların doğru olmadığı ortaya çıkmaktadır. Kezâ Kudüs’ün fethi sırasında halife Hz. Ömer’in ve sahabenin Mescid-i Aksâ’yı bulma ve yerini belirleme konusunda bir gayretlerinin olmadığına ilişkin iddiaların da isabetli olmadığı idraklere yansımaktadır. Bu tür görüş ve iddiaların ciddi araştırmaların ürünü olmadığı, sathî bilgilerden ve önyargılardan kaynaklandığı ya da maksatlı olarak ortaya atıldığı açıktır.

Sonuç olarak diyebiliriz ki, sahabe mukaddes şehir Kudüs’e ve etrafı mübarek kılınmış Mescid-i Aksâ’ya Mekke döneminden itibaren büyük ehemmiyet vermiştir. Dolayısıyla sahabenin Kudüs’le ilişkisinin risalet kadar eski olduğu anlaşılmaktadır. Risaletin ilk yıllarından bu yana bu mukaddes topraklara gösterilen yakın ilgi ve alakanın günümüze kadar süregeldiğini de belirtmek gerekir. Dün olduğu gibi bugün de İslam âlemi Kudüs’ün kutsiyetine inanmakta ve yıllardır işgal altındaki bu mübarek beldenin tekrar özgürlüğüne kavuşmasını beklemekte ve ümit etmektedir.


Son Eklenen Yazılar

Hikmet Ehli Olmadan İdeal İnsan Olunamaz/ Şenel İlhan Beyefendi’nin Sohbetinden

“İnsanları Rabbin’in yoluna hikmetle ve güzel öğütlerle davet et.”1 Bu ayette Rabbimiz açıkça, İslam’ı tebliğ ile vazifeli kimseler hikmet ehli olmalı veya hikm...

İslam İktisadı Ve Güncel Boyut / Prof. Dr. Ahmet Tabakoğlu

İslam, insanı inşa ederken hukuk-ahlak dengesini nasıl kurar? Hz. Peygamber (s.a.v.) “Ben, güzel ahlâkı (mekârimü’l-ahlâk) tamamlamak için gönderildim.”(1) ve “...

Vicdan Aydınlığında Yol Almak / Doç. Dr. Adem Ergül

Hayat serüveninin, yapayalnız yürünebilecek derecede emniyetli ve rahat bir yolculuk olduğu söylenebilir mi? Elbette böyle bir iddia hayat gerçekleriyle bağdaşmayac...